![]() |
PDF dosyasını indirmek için linke tıklamanız yeterlidir.
https://drive.google.com/file/d/197ZXIIq6TsvdiRDKxA3aBa251w90DJeB/view?usp=sharing
![]() |
PDF dosyasını indirmek için linke tıklamanız yeterlidir.
https://drive.google.com/file/d/197ZXIIq6TsvdiRDKxA3aBa251w90DJeB/view?usp=sharing
İstanbul'da, Valide Sultan Camii yakınındaki "Yeni Köprü" (Galata Köprüsü) üzerinde dururken, Galata ile İstanbul arasında mekik dokuyan o kalabalığın konuştuğu dilleri ve lehçeleri defalarca saymaya çalıştım. Doğal olarak en çok Türkçe ve Rumca duyuluyor; ancak Ermenice, Arapça, Kürtçe ve Farsçayı da kolayca ayırt etmek mümkün. Bazı Çerkes askerlerin sert seslerini işitiyoruz; Abhaz bir dostumdan onların dilini anlamadığını ve bunun muhtemelen "Lezgice" olduğunu öğreniyorum. Dostum ayrıca, aynı alayda görev yapan birçok Çerkes arkadaşının birbirleriyle anlaşmak istediklerinde Türkçe konuşmak zorunda kaldıklarını anlatıyor.
İstanbul’un ruhu, bazen Çemberlitaş’ın dar sokaklarında, bazen de bir dost meclisinin samimi buğusunda saklıdır. Şeyh Bedreddin’in makamı, sadece taşın ve toprağın buluştuğu bir nokta değil; adaletin, kardeşliğin ve "yarın yanağından gayrı her şeyde ortaklık" diyebilmenin yüzyıllara meydan okuyan fısıltısıdır.
H.H. Schaeder’in 1928 yılında Orientalistische Literaturzeitung’da yayımlanan "Zur Stifterlegende der Bektaschis" (Bektaşilerin Kurucu Efsanesi Üzerine) adlı makalesi, bu gizemi aralamak adına atılmış en cesur metodolojik adımlardan biri olarak kabul edilir. Bu çalışma, bir yandan Vilâyetnâme gibi efsanevi metinlerin içindeki tarihsel şifreleri çözerken; diğer yandan tarikatın doğuşu ve kurumsallaşma süreci üzerine dönemin dev alimleri arasında süregelen o meşhur akademik kavgaya hakemlik eder.
Akademik Bir Yol Ayrımı
Jacob’un "Kurgusu" ve Köprülü’nün "Miras" Savunusu
Makalenin ana ekseni, Alman şarkiyatçı Georg Jacob ile Türk tarihçiliğinin öncü ismi Fuad Köprülü arasındaki paradigma farkıdır. 1928 yılında H.H. Schaeder, bu iki dev alimin tartışmasına bir "hakem" gibi müdahale ederek, o dönem yayımlanan Vilâyetnâme üzerine sarsıcı bir analiz sunar.
Georg Jacob, Bektaşiliği 16. yüzyıla ait bir "kurgu" olarak değerlendirir. Jacob'un tezine göre; 1200'lerde yaşayan Hacı Bektaş sadece sıradan ve yalnız bir derviştir. Bugün bildiğimiz disiplinli, hiyerarşisi net ve kuralları belirli Bektaşilik ise aslında 1500’lerin başında Balım Sultan tarafından tasarlanmıştır. Jacob’un mantığı oldukça sadedir: "Eğer bir yapının kuralları, rütbeleri ve kıyafet yönetmeliği 1500’lerde ortaya çıkmışsa, o tarikat o tarihte kurulmuş demektir." Jacob’a göre Balım Sultan, dağınık derviş gruplarını bir araya getirerek onlara bir nizam vermiş; Osmanlı Devleti de bu yeni yapıyı Yeniçeri Ocağı...
Makalenin tamamını PDF olarak görüntülemek için alttaki linki tıklayınız
https://drive.google.com/file/d/1WO16hAUrb1SIY6AvQJPz6UiQlAgAiLfN/view?usp=sharing
Sakız Adası'nın tam karşısında,
Anadolu ana karası güney ve kuzeye doğru çatallanan tuhaf şekilli Karaburun
Yarımadası olarak denize uzanır. Dev bir yumurta şeklindeki kuzey ucu, İzmir
Körfezi'nin batı sınırını çizer. Kütlenin merkezinde, Türklerin Karaburun,
15. yüzyıl Yunanlarının ise Stylarios dediği o sarp, uçurumlu
ve ormanlık dağ sırası göğe yükselir.
Bu dağlık coğrafya, Türk
tarihinin en unutulmaz sahnelerinden birine ev sahipliği yapmıştır. Kültür
tarihi açısından bakıldığında bu olay, Osmanlı’nın o uzun ve dehşet dolu
tarihindeki pek çok ünlü devlet hamlesinden çok daha büyük bir öneme sahiptir.
"Her tür hayalperesti otuzuncu yılında çarmıha gerin!
Dünyayı bir kez tanıdı mı, aldatılan kişi bir düzenbaza dönüşür."
— Goethe
1.
Acı ve haz, keder ve sevinç...
İnsan hayatı denilen o büyük yanılsama, en mutlu haliyle bile bu iki uç
arasında savrulup durur. Çünkü en mutlu insan bile, yeryüzündeki varoluşun
getirdiği o ağır kötülük payından kaçamaz. Bu laneti görmezden gelmek, hatta
onu bir lütuf gibi sunmak sadece bir göz boyamadır; nitekim dünya tarihi, bu
zavallı yalanın çürütülmesinden ibarettir.
Johannes Scherr (1817–1886), 19. yüzyıl Alman düşünce dünyasının en özgün, keskin dilli ve çok yönlü figürlerinden biridir. Hem akademik bir tarihçi hem de ödün vermez bir demokrat olarak tanınan Scherr, hayatı boyunca her türlü dogmaya ve baskıya karşı savaş açmıştır.
1848 Devrimi’nin ateşli bir
savunucusu olan Scherr, Württemberg Eyalet Meclisi’nde milletvekilliği yaparak
demokratik bir Almanya idealini savundu. Ancak devrimin başarısızlığa
uğramasıyla "vatan haini" ilan edilerek 15 yıl hapis cezasına çarptırıldı.
Bu mahkûmiyetten kurtulmak için İsviçre’ye kaçtı ve burada akademik kariyerine
odaklanarak Zürih Politeknik Üniversitesi’nde tarih profesörlüğüne yükseldi.
Sürgünde bile kalemini bir silah gibi kullanmaya devam ederek döneminin en
saygın profesör ve yayıncılarından biri oldu.
İki Farklı Bakış, Tek Bir İsyan
Barikatlardaki devrimci geçmişi,
onun Şeyh Bedreddin ve Börklüce Mustafa gibi "alt tabaka isyanlarına"
yönelik bakış açısını, sorgulanması gereken özgün bir noktaya taşır. Scherr’in
anlatısında iki zıt kutup aynı anda varlık gösterir: Bir yanda halkın çektiği
derin sefaleti, maruz kaldığı adaletsizliği ve "moral anarşi"
içindeki çırpınışlarını iliklerine kadar hisseden bir devrimcinin duyarlılığı;
diğer yanda ise kitlelerin kontrolsüz fanatizminden, mucizelere olan körü
körüne inancından ve toplumsal yapıları yerle bir eden yıkıcı enerjisinden
dehşete düşen, düzen meraklısı bir muhafazakarın soğukkanlılığı sezilir. Bu
paradoksal yaklaşım Scherr’in kalemini hem sarsıcı hem de son derece analitik
kılar. O, isyanın kalbindeki insancıl özü görürken, aynı zamanda bu özün nasıl
bir kaosa dönüşebileceğini usta bir tarihçi titizliğiyle gözler önüne serer.
Yıllar, sayfaların arasından süzülüp geçen rüzgârlar gibidir; bazen dindirir, bazen derinlerdeki tozları havalandırır. Bir kitabımın mürekkebi henüz kurumuşken, Karadeniz Ereğli’nin yerel gazetesinde hakkımda çıkan bir tanıtım yazısını okuduğumda hissettiğim şaşkınlık dün gibi tazedir. O toprakların evladıydım evet; ama sesimin o kıyılara nasıl ulaştığını, bu zarif elin sahibinin kim olduğunu o an kestirememiştim. Bu güzel sürprizin kaynağını sorma akıllılığını ise o günün heyecanına feda etmiştim.
Minik bir yüreğin fırçasından dökülen naif çizgiler, bazen sözcüklerin kifayetsiz kaldığı duyguların tercümanı olur. Elinizdeki "Kuş Yuvası ve Çizim Süreci" başlıklı metin ve ona eşlik eden dört görsel, yedi yaşındaki (Nil) bir sanatçının iç dünyasındaki fırtınaları ve dinginliğe ulaşma serüvenini, kağıdın ve kalemin dilinden bizlere aktaran edebi bir öyküdür.
Yaratıcılığın Zincirlenişi: İlk Fırça Darbeleri
Yolculuğun başlangıcında, ince bir kağıdın kırılgan yüzeyine
düşen ilk çizgi, bir hayal kırıklığının habercisidir. Kuş
kafesi niyetine çizilen figür, kağıt kalitesinin yetersizliği ve kalem
uçlarının zedelemesi yüzünden sanatçısının beklentilerini
karşılayamaz. Bu durum, tıpkı bir şairin dilsiz harflerle boğuşması gibi, minik
ressamın kendini tam manasıyla ifade edemediği, yetersiz materyallerin
kanatlarını kırdığı bir anı simgeler.
2 Haziran 1967 akşamı, Batı Berlin'deki Deutsche Oper'in önü, sadece bir Mozart operasına ev sahipliği yapmıyordu; aynı zamanda Alman tarihinin en karanlık perdelerinden birinin açılışına sahne oluyordu. İran Şahı Muhammed Rıza Pehlevi ve eşi Farah Pehlevi`nin ziyaretine karşı barışçıl bir şekilde protesto yapan kalabalığın içinden sessiz bir öğrenci, 26 yaşındaki Benno Ohnesorg, bir polis kurşunuyla yere yığıldı. O an çekilen ve kanlar içindeki Ohnesorg'u gösteren ikonik fotoğraf, sadece bir ölümün değil, aynı zamanda Alman gençliğinin bir "masumiyetini kaybetme" anının simgesi oldu. Benno Ohnesorg, dünyası şiir ve babalık beklentisi olan sessiz bir pasifist, bir edebiyat öğrencisiydi. Ancak 2 Haziran 1967'de, Berlin sokaklarında İran Şahı'na karşı düzenlenen bir protesto sırasında, kader onu bir polis kurşunu şeklinde buldu.
Makale, Franz Werfel'in "Musa Dağı'nda Kırk
Gün" romanı ekseninde Armin T. Wegner ile Werfel
arasındaki "fikri mülkiyet" ve "tarihsel tanıklık"
gerilimini çok katmanlı bir perspektiften incelemektedir.
Makalenin ana hatları şunlardır:
“Kölner Klüngel” terimi, "akraba kayırmacılığı" veya "eş-dost kayırmacılığı" olarak bilinen sistemi ifade eder.
Herkes Köln'deki “Klüngel”i bilir. Almanya genelinde de tanınır. Çoğunlukla medya tarafından Köln'de yerel siyasetteki skandallar ve yolsuzluklar ekseninde sıkça kullanılır.