6 Nisan 2026 Pazartesi

Küllerden Tohuma: Bir Yazarın Kendini Keşif Yolculuğu

Karadeniz Ereğli: Edebiyatla Kesişen Yollar

Yıllar, sayfaların arasından süzülüp geçen rüzgârlar gibidir; bazen dindirir, bazen derinlerdeki tozları havalandırır. Bir kitabımın mürekkebi henüz kurumuşken, Karadeniz Ereğli’nin yerel gazetesinde hakkımda çıkan bir tanıtım yazısını okuduğumda hissettiğim şaşkınlık dün gibi tazedir. O toprakların evladıydım evet; ama sesimin o kıyılara nasıl ulaştığını, bu zarif elin sahibinin kim olduğunu o an kestirememiştim. Bu güzel sürprizin kaynağını sorma akıllılığını ise o günün heyecanına feda etmiştim.


Zamanın döngüsü, beni bir gün Karadeniz Ereğli’nin edebiyat kalbi olan "Ekin Yazın Dostları"nın edebiyat gününe sürükledi. Edebiyatın tılsımlı dünyasından, kitapların derinliğinden ve hayatın kendisinden bahsettiğimiz o gün salonu dolduranlar sadece dinleyiciler değil; Ereğli’nin, okumayı bir yaşam biçimi, kültürü ise bir pusula edinmiş gerçek kalem dostlarıydı.

Bunlar arasında, 80 öncesinin devrimci mücadelesinden tanıdığım, ruhu güzel, dostluğunu önemsediğim bir doğa aktivisti ve yürekli bir insan olan Çetin Yılmaz’ın öncülüğünde gerçekleşen bu buluşma; belleğimde hiçbir zaman silinmeyecek, güvenli ve her daim anımsanacak bir yer tutar.

11 Mayıs 2015 Söyleşi sonrasi 

Resmî programın bitişi, aslında gerçek ve derin sohbetlerin başlangıcıdır. Çoğunluk dağılıp sesler çekildiğinde; geriye kalan küçük bir grupla açlığımızı dindirmek ve sözü demlendirmek için bir lokantaya sığındık. İşte o sofrada, o gün tanıştığım bir öğretmen hanımefendi, yazdığı romanın kahramanlarından birinin "Çetin Yılmaz" olduğunu fısıldadı kulağıma. Bir yazar için bundan daha kıymetli, daha iştah kabartıcı bir bilgi olabilir miydi? Hemen kalemime sarıldım ve onun için imzaladığım kitabın ilk sayfasına o unutulmaz notu düştüm: “Çetin Yılmaz’ın ikinci kahraman olduğu romanın yazarı Gül Güleryüz’e sevgilerimle...”

Tarih 11 Mayıs 2015’i gösteriyordu. O gün sadece benim için özel değil, tabiat için de olağanüstü bir devinim günüydü. Karadeniz’in hırçın dalgaları o gün şehre huzurla birlikte, bembeyaz bir sürpriz fısıldıyordu. Mevsimin aksine bir kar fırtınası şehri kuşatmış, her yer beyaza boyanırken Karadeniz’in maviliği inadına daha da derinleşmişti. Ve ben o beyaz sessizliğin içinde, yıllar önce gazete sayfalarına o gizemli ve sürpriz tanıtım yazısını düşen elin sahibinin de Gül Güleryüz olduğunu öğrendim.

O karlı günden beri, Ereğli’nin edebiyat yüzü Gül Güleryüz ile yollarımız; kitabın ve kelamın olduğu her mecrada kesişmeye devam ediyor. Bazen bir kitap fuarında, bazen bir kitap tanıtım videosunda, bazen de görülmeye değer şehirlerde... Bu yazı sadece bir tanışıklığın değil; vefanın, Karadeniz’in mavisine ve edebiyatın sonsuzluğuna tutulan bir aynanın hikâyesidir.

Katedralin Gölgesinde „Otuz Gün“

Takvimler 18 Ekim 2025’i gösterirken Köln; sonbaharın o ağırbaşlı havasına inat, sanki bahardan ödünç alınmış ılık ve ışıl ışıl bir güne uyanmıştı. Tam da o sabah telefonuma düşen mesaj, eski bir dosttan, Gül’den geliyordu. Şehrin yakınlarında olduğunu, eğer vaktim varsa görüşmek istediğini yazmıştı. Bu teklif benim için geri çevrilemez bir davetti; çünkü hem yıllar önce bir tanıtım yazısıyla kalemine eşlik ettiğim sevgili Gül’ün o samimi edebi dünyasına yeniden konuk olacak hem de yaşadığım şehri ona bir rehber edasıyla anlatacaktım.

Köln o gün; sanatçıları, cıvıl cıvıl öğrencileri ve her köşe başından selam veren tarihiyle bizi büyüleyen bir atmosferle karşıladı. Bir grup arkadaşıyla gelen Gül ile şehrin tam kalbinde, devasa bir pusula gibi göğe yükselen Köln Katedrali’nin önünde buluştuk. Yapımı tam 600 yıl süren bu görkemli yapı; savaşın izlerini taşıyan o vakur ve isli rengiyle kentin her yerinden görülebilen bir anıt gibi duruyordu. Katedralin o huzur veren havasından çıktıktan sonra rotamızı, hemen yanı başındaki Hohenzollern Köprüsü’ne çevirdik. Binlerce sevgilinin aşklarını kilitlerle mühürlediği bu romantik durak, Ren Nehri üzerinde şehre apayrı bir ruh katıyordu.
Kısa bir mola verip Almanya’nın en işlek caddelerinden biri olan Hohe Strasse’de vitrinler arasında yürürken, sohbetimizin ana ekseni yine edebiyat ve yazma tutkusuydu. Bir yorgunluk kahvesi içmek için oturduğumuzda; sevgili Gül heybesinden kitaplarını çıkarıp büyük bir zarafetle hediye etti. Dördüncü romanının yolda olduğunun müjdesini verirken beşinci eseri üzerine çalıştığını fısıldadı.
Eğitimci-yazar Gül Güleryüz, Karadeniz Ereğli’nin o sıcak ve samimi iklimini eserlerine taşıyan bir isim. Otuz Gün ile başlayan yazarlık serüveni; UnutmadımBeş Kadın Bir Kitap ve Ali’nin Romanı ile devam etmişti. Şimdi ise yeni eseri Huzurda üzerine konuşuyorduk. İnsanın kendi iç dünyasındaki o sükûneti bulma arayışını sade ve içten bir dille anlatırken gözlerindeki o yazma tutkusu hiç eksilmiyordu.
Gül, ilk romanı Otuz Gün’ü imzalarken şu notu düştü: “Sevgili İlhami, Ereğli’deki imza gününde kitabını ‘Çetin’in ikinci kahraman olduğu romanın yazarına’ diye imzalamıştın. O vakit bu kitap henüz bir taslaktı. İşte o roman, bu roman...”



Küllerinden Doğan Kelam: "Otuz Gün" ve Bir Arınma Yolculuğu
Kitabı nihayet elime alıp okuduğumda zihnimde şu düşünceler belirdi: İlk romanlar genellikle yazarın kendi aynasıdır; bir nevi "kendini anlatma" durağıdır. Bu ilk adımda yazarlar, çoğu kez dengeyi bozmamaya çalışır ve anlatımda belli bir ölçüyü korurlar. Gül de bu romanında kendi hayatından süzülenleri edebi bir süzgeçten geçirirken, o duru ve içten tarzını titizlikle korumuş.
Sayfaları çevirdikçe bende çok tanıdık bir duygu uyandı: Ben bu romanı sadece okumuyor, adeta içinde gizli bir kahraman olarak yaşıyordum. Bunun sebebi karakterleri yakından tanıyor olmamdı; ama asıl neden, romandaki insani ilişkilere dair o samimi mesajların okuru kendi iç yolculuğuna davet etmesiydi. Otuz Gün, sadece bir hikâye değil; yazarın kaleminden dökülen bir iç döküş ve kendini keşfetme yolculuğuydu.
Bazen ilk romanlar, sadece birer "ayna" değil, aynı zamanda insanın içindeki o dar çerçeveyi kırmak, bir devri geride bırakmak ve yaşadıklarıyla yüzleşmek için yazılır. Ünlü yazar Mehmed Uzun’a, Aşk Gibi Aydınlık Ölüm Gibi Karanlık eserini okuduğumda, neden bu tarz bir roman yazdığını sormuştum. Uzun’un cevabı şuydu: "Bu roman yazılmalıydı, yoksa önümü açamaz, yeni romanlar yazamazdım."
Otuz Gün romanı bana tam da bu cevabı hatırlattı. Romanın son sayfalarındaki şu satırlar, bu arınmanın en güzel kanıtıydı: "Yazdıklarımı dün gece bitirdim ve bu sabah uyandığımda içimdeki o nefesimi daraltan ince sızının geçtiğini gördüm... İç sızım beni bırakıp gitmişti. Yaşanmasaydı, ben ben olmazdım... Şimdiki beni daha çok seviyorum."
Normalde küller hayatın bittiği yeri simgeler; sessizdir ve cansızdır. Ancak Anka kuşunun hikâyesinde küller, aslında birer tohumdur. Bu da bize gösteriyor ki; insanın yaşadığı en derin acılar ve hayal kırıklıkları, aslında yeni bir kimliğin ham maddesidir. En güçlü şiirler ve en sarsıcı romanlar nasıl derin sancılardan doğuyorsa, en güçlü karakterler de kendi küllerinden yeniden doğanlardır.
İşte bu yüzden, Gül Güleryüz’ün Otuz Gün ile gerçekleştirdiği o cesur yüzleşme, aslında sonraki eserlerinin de müjdecisiydi. Kendi küllerinden doğan bir kalemin, huzura doğru attığı bu adımlar; sadece yazarın değil, ona eşlik eden her okurun ruhunda yeni bir baharın kapılarını aralıyor. Şimdi bize düşen, bu içten yolculuğun durakları olan diğer romanlara "merhaba" demek ve bu edebi serüvenin tadını çıkarmaktır.
Ilhami YAZGAN - Köln 06.04.2026 

Hiç yorum yok: