İstanbul'da, Valide Sultan Camii yakınındaki "Yeni Köprü" (Galata Köprüsü) üzerinde dururken, Galata ile İstanbul arasında mekik dokuyan o kalabalığın konuştuğu dilleri ve lehçeleri defalarca saymaya çalıştım. Doğal olarak en çok Türkçe ve Rumca duyuluyor; ancak Ermenice, Arapça, Kürtçe ve Farsçayı da kolayca ayırt etmek mümkün. Bazı Çerkes askerlerin sert seslerini işitiyoruz; Abhaz bir dostumdan onların dilini anlamadığını ve bunun muhtemelen "Lezgice" olduğunu öğreniyorum. Dostum ayrıca, aynı alayda görev yapan birçok Çerkes arkadaşının birbirleriyle anlaşmak istediklerinde Türkçe konuşmak zorunda kaldıklarını anlatıyor.
Ardından Arnavutlar, Bulgarlar ve Rumenlerle karşılaşıyoruz; derken Bosnalı yaşlı bir rahip bize Sırp-Hırvatça hitap ediyor. Beş dakikadan kısa bir sürede beş modern Avrupa dilini daha duyacağınızdan emin olabilirsiniz: İngilizce, Fransızca, Almanca, İtalyanca ve Rusça. Tam o sırada kulağınıza Selanikli Yahudilerin (Sefaradlar) melodik İspanyolcası çalınır; bu insanlar, dört yüz yılı aşkın bir süre önce İspanya'dan sürüldüklerinde yanlarında getirdikleri dili hâlâ korumakta, yani aslında Cervantes'in dilini yaşatmaktadırlar. Hemen peşinden Rusya ve Polonya'dan Kudüs'e hac yolculuğuna çıkan diğer Yahudileri duyuyoruz; onlar ise Almancanın tuhaf bir türü olan ve hiçbir Alman'ın özel bir çalışma yapmadan anlayamayacağı "Yiddische" (Yidiş) konuşuyorlar.
Bir keresinde bu köprüde, Macar bir çingene ile Anadolu'dan gelen "Aptallar" veya diğer çingeneler arasında tercümanlık yapmak zorunda kalmıştım. Bir an sonra ise bir imparatorluk prensesinin otomobilinde oturan ve kendisi kadar koyu tenli, uzun boylu bir grup Bari veya Shilluk'a (Nil halkları) selam veren Dinka kökenli bir haremağası gördüm.
Bilin ve Nuer dilleri de İstanbullu haremağaları arasında oldukça yaygındır. Siyahi arkadaşlarımdan biri, saraylarda yaşayan binin üzerinde kadın hizmetçinin Bornu'dan geldiğini ve Kanuri dili konuştuğunu söylemişti. Başka bir gün, aynı köprüde Hintçe ve Guceratça konuşan bazı Hintlilerle karşılaştım; Mekke'den dönen ve bir kısmı Hausa, bir kısmı Zanzibar ve Svahili kıyısından, diğerleri ise Vadai ve Baghirmi'den gelen büyük bir Afrikalı hacı grubuyla anlaşmaya çalışıyorlardı. Bu köprüde Çin ve Endonezya'dan gelen Müslümanlara da rastlanabilir. Hatta bu Babil Kulesi'ni andıran dil cümbüşünü tamamlamak için, günün birinde Doreh’ten veya Hollanda Yeni Ginesi'nin başka bir köşesinden bir Papualı bile Mekke yolunda burada karşınıza çıkabilir.
İstanbul'da veya Batı Asya'nın diğer büyük şehirlerinde rastlanan fiziksel tipler de diller kadar çeşitlidir. Aynı dilsel grup içinde bile bedensel özellikler açısından şaşırtıcı bir farklılık görülür. Açık tenli Türkler olduğu gibi koyu tenli olanlar da vardır; kısa kafalı (brakisefal) Rumların yanında uzun kafalı (dolikosefal) Rumlar mevcuttur. Geniş ve alçak burunlu Arapların yanı sıra dar ve yüksek burunlu Araplara rastlanır. Mavi gözlü Kürtler olduğu gibi siyah gözlü Kürtler de vardır.
Osmanlı İmparatorluğu'nun etnografyası üzerine ne kadar çok çalışılırsa şu gerçek o kadar netleşir: Aslında "Türk" kelimesi "Padişah'ın Müslüman tebaası"ndan, "Rum" kelimesi "Ortodoks Kilisesi'ne bağlı halk"tan ve "Arap" kelimesi ise "Arapça konuşan insanlar"dan başka bir anlama gelmemektedir.
***
Bu metin, Alman antropolog Felix von Luschan'ın 1911 yılında Londra'da sunduğu "Batı Asya'nın İlk Sakinleri" başlıklı konferansının giriş bölümünden derlenmiştir.

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder