Sakız Adası'nın tam karşısında,
Anadolu ana karası güney ve kuzeye doğru çatallanan tuhaf şekilli Karaburun
Yarımadası olarak denize uzanır. Dev bir yumurta şeklindeki kuzey ucu, İzmir
Körfezi'nin batı sınırını çizer. Kütlenin merkezinde, Türklerin Karaburun,
15. yüzyıl Yunanlarının ise Stylarios dediği o sarp, uçurumlu
ve ormanlık dağ sırası göğe yükselir.
Bu dağlık coğrafya, Türk
tarihinin en unutulmaz sahnelerinden birine ev sahipliği yapmıştır. Kültür
tarihi açısından bakıldığında bu olay, Osmanlı’nın o uzun ve dehşet dolu
tarihindeki pek çok ünlü devlet hamlesinden çok daha büyük bir öneme sahiptir.
Karaburun'un karanlık
ormanlarından 1418 yılı sularında —ki o dönem Osmanlı kronolojisi oldukça
belirsizdir— imparatorluğu küle çevirme tehlikesi taşıyan bir kıvılcım
yükseldi. Stylarios Dağı'nda, dudaklarında sevgi sözleri, sağ elinde kılıcıyla
bir peygamber, bir kurtarıcı belirdi. Bu isim; Müslümanları, Yahudileri ve
Hristiyanları; İncil ile Kur'an'ın öğretilerini uzlaştıran, hem inanç hem de
mülkiyet ortaklığını müjdeleyen yeni bir kurtuluş sancağı altında toplamaya
çalışıyordu.
Zaman, bu tür bir girişim için
oldukça elverişliydi; zira her yer keder içindeydi. Timur’un korkunç Tatar seli
Asya’nın üzerinden geçmiş ve bu fırtına 'Yıldırım' Bayezid’i de tahtından
etmişti (1402 Ankara Savaşı). Ardından gelen uzun yıllar boyunca Bayezid’in
oğulları, Osmanlı tahtı için hem Asya hem Avrupa topraklarında kanlı bir
iktidar kavgasına giriştiler. Nihayet Çelebi Mehmed, son rakibi olan ağabeyi
Musa’yı mağlup edip yay kirişiyle boğdurarak I. Mehmed unvanıyla Edirne’ye
zaferle girdi (1413).
Kırk yıl sonra ise torunu II.
Mehmed (Fatih), Bizans’ın son imparatoru Konstantin Dragases’in surlarda
kahramanca düşmesinin ardından İstanbul’a girdi. Ayasofya’nın ana sunağındaki
büyük haçın indirilip üzerine bir yeniçeri başlığı geçirilerek, 'Bakın, işte
Hristiyanların tanrısı!' nidalarıyla alay edilmesini sert bir gülümsemeyle
izledi. Ardından, zafer sarhoşu savaşçıların sunakları çiğnediği o atmosferde
İslam’ın sembolünü haykırdı: 'Allah’tan başka ilah yoktur!' ve fethettiği bu
şehre 'İstanbul' ismini vererek onu başkenti yaptı (29 Mayıs 1453)
Çelebi Mehmed’in hükümdarlık
dönemi, hem Moğol istilasının artçı sarsıntıları hem de Yıldırım Bayezid’in
trajik düşüşüyle alevlenen iç savaşların yarattığı ağır bir kederin
gölgesindeydi. Sadece boyunduruk altındaki Slavların ve Semitik halkların
değil, bizzat yöneten sınıf olan Türklerin durumu da pek çok açıdan umutsuzdu;
her köşe başında maddi yoksulluk ve ahlaki bir kaos hüküm sürüyordu.
Sultan’ın otoritesi henüz tam
anlamıyla tesis edilememişti; zira mağlup kardeşi Musa Çelebi, arkasında hâlâ
güçlü ve sadık bir taraftar kitlesi bırakmıştı. İmparatorluğun tüm damarlarında
memnuniyetsizlik nabzı atıyor, devletin tüm dokuları isyankar kıpırtılarla
sarsılıyordu. Bu tür buhranlı dönemlerde her zaman olduğu gibi, Osmanlı halkı
arasında da o malum his yayıldı: "Daha kötüsü olamaz, o halde mutlaka daha
iyi olmalı!"
Bu, kitlelerin kendilerini
uyuttukları o kadim ve hiç eskimeyen ninnidir; insanların çocuksu bir güvenle
peşinden koştukları o umut hayali, ta ki farkına varmadan mezarlarına
yuvarlanana dek sürer.
Ancak gerçekliğin baskısı ne
kadar ağırsa, umudun karşı basıncı da o kadar enerjik ve çılgınca olur. İnsan,
yokluğun uç noktasından illüzyonun zirvesine âdeta tek sıçrayışta geçer;
Karaburun’da o dönem yaşanan da tam olarak buydu. Toplumu reforme etmek adına
her şeyin baş aşağı edildiği sosyal bir 'ölüm taklası' (Salto mortale) atıldı.
Bu girişim, ilk bakışta göründüğü
kadar orijinal değildi. İslam dünyasında 'aykırı inançlar' (heterodoksi), resmi
inancın (ortodoksi) ensesinden hiçbir zaman eksilmemişti. Özellikle İslam’ın
İran ve Hindistan içlerine ilerleyip Pers ve Brahmanist görüşlerle
harmanlanmasıyla bu durum daha da belirginleşti. Daha Hicret’in ikinci
yüzyılında Horasan’da iki 'zındık', dini ve sosyal dogmalara karşı isyan
bayrağını açmıştı: Ravendi ve Mukanna. Ravendi, Brahmanist 'ruh göçü'
öğretisini getirerek İslam’ın saflığını bozmuş; 'Peçeli Peygamber' Mukanna ise
Zerdüştlükten devşirdiği kuralsız bir özgür düşünce biçimini vaaz edip
uygulamıştı.
Sonraları, 'Neşeliler' anlamına
gelen Hürremiyye mezhebi ortaya çıktı. Bu hareket, bir nevi 'İranlı Jan
Bockelson' olan Babek tarafından kurulmuştu. Babek, insanın temel amacının
neşelenmek ve hayatın sunduğu tüm hazların tadını çıkarmak olduğunu savunuyordu.
Ona göre yeryüzü ve üzerindeki her şey —elbette kadınlar da dahil olmak üzere—
'Neşeliler'in ortak malıydı.
Ancak Stylarios Dağı’ndaki Türk
kurtarıcı, meseleyi çok daha ciddi, derinlemesine ve nispeten daha temiz bir
yaklaşımla ele aldı. Bu kişi, sosyal statü bakımından basit bir köylü
olan Börklüce Mustafa’ydı; muhtemelen halk arasında kısaca 'Böre' diye
anılıyordu[1].
Kuşkusuz seçilmiş bir doğaya
sahipti; son nefesine kadar hayallerine içtenlikle inanan önemli bir şahsiyet
ve sadık bir hayalperestti. Etkili olmak isteyen her türlü coşkulu akımda
(Schwärmerei) bu tür bir inanç mutlaka bulunmalıdır; zira bir düşüncenin başkaları
üzerinde inanç mucizeleri yaratabilmesi için, her şeyden önce önderinin ona
sarsılmaz bir şekilde inanması gerekir.
Ne yazık ki, o son derece kuru
tarihçimiz Dukas, bu 'Kurtarıcı'nın (Heiland) nasıl yetiştiği hakkında hiçbir
şey anlatmaz; onu sanki aniden gökten düşmüş, tamamlanmış bir figür gibi
karşımıza çıkarır. Ancak o dönemde Osmanlı İmparatorluğu'ndaki ve özellikle
Anadolu'daki atmosferi özetlersek; dönemin sefaletinin yanı sakı İslam-Pers,
Yahudi ve Hristiyan mistisizminin oluşturduğu karmaşanın, kayda değer bir dini
ve sosyal devrim girişimine ivme kazandırdığını görürüz.
Börklüce, Karaburun sakinlerine
şu müjdeyi (Evangelium) duyuruyordu: 'Gönüllü yoksulluk! Benim olan senindir,
senin olan benimdir. Kadınlar hariç her şey ortak maldır; tarlanın hasadı,
tarlanın kendisi, giysiler ve alet edevat ortaktır.' Sen benim evimi kendi
evinmiş gibi görüp kullanırsın, ben de senin evini benimkiymiş gibi; ancak
harem (kadınlar) her zaman bu ortaklığın dışındadır.[2]
Evliliğin kutsallığını koruması
sayesinde Likurgosçu, Platoncu ve Saint-Simoncu komünizm modellerinden çok daha
avantajlı bir şekilde ayrılan bu düzenin yanı sıra; Börklüce’nin sunduğu bu
'müjde', özellikle Hristiyanlara karşı ifade edilen çok güçlü ve kozmopolit bir
hoşgörüye de sahipti.
Peygamber şu tespitte
bulunuyordu: 'Hristiyanların gerçek Tanrı dostu olmadığını söyleyen her
Müslüman, kendisi bir inançsızdır.' Bu hoşgörü fermanı, Karaburun’daki bu
öğretiye inananların diğer inanç sahiplerine karşı olağanüstü derecede nazik ve
saygılı davranmalarını sağladı; Hristiyanlara âdeta birer melek gibi
yaklaşıyorlardı. Anlatılanlara göre, nerede bir Hristiyan ile karşılaşsalar onu
sevgiyle kucaklıyor ve ona Tanrı’nın bir meleğiymiş gibi hürmet gösteriyorlardı.[3]
Yeni "Kurtarıcı",
Anadolu ve Ege Adaları’ndaki Müslümanlar ile Hristiyanlar arasında güçlü bir
bağ kurmayı hedefleyerek bu dayanışmayı kendi planları için kullanmaya çalıştı.
Buna uygun olarak, özellikle
Sakız Adası'nın önde gelen yöneticilerine ve din adamlarına defalarca haber
gönderdi; ortak kurtuluşun, Muhammed ve İsa’nın takipçileri arasındaki
sarsılmaz bir inanç kardeşliğine dayandığına dair sarsılmaz inancını bildirdi.
O dönemde Sakız’daki Turlotas Manastırı'nda yaşayan, Girit’ten gelmiş ve
çevresine büyük bir kutsallık yayan münzevi bir keşiş vardı. Börklüce,
fanatiklerde nadiren rastlanan o kurnazlıkla, bu Hristiyan azizini kendi
davasına dahil etmesi, onu davasına tanık kılması gerektiğini anladı.
Elçisi olan iki derviş,
Turlotas'ta tıpkı Hristiyan dilenci keşişler gibi çıplak ayaklı, başları tıraş
edilmiş ve sadece bir hayvan postuna bürünmüş halde ortaya çıktılar. Keşişe şu
mesajı ilettiler: "Üstadımız şöyle buyuruyor: — Ben de senin gibi çileci
bir hayat yaşıyorum; senin ibadet ettiğin Tanrı'ya ben de ibadet ediyorum ve
gece vakti, denizin üzerinde yürüyerek sessizce senin yanına geleceğim."
Ve nitekim, o Hristiyan hayalperest, Müslüman hayalpereste inandı; ona öylesine
dindarca bir bağlılık duydu ki, Börklüce’nin her gün denizin üzerinde yürüyerek
yanına geldiğini, birlikte sohbet edip dua ettiklerini her yerde büyük bir
ciddiyetle anlattı.[4] Bu
yöntemler sayesinde 'Türk Kurtarıcı'nın Hristiyanlar nezdindeki itibarı muazzam
bir artış gösterdi.
İster inanç meselelerinde ister
siyasette olsun; en saçma şeyler her zaman en güçlü olanlardır ve kitleler
üzerinde adeta büyüleyici bir etki bırakırlar. Eğer kalabalıkları
heyecanlandırıp harekete geçirmek istiyorsanız, asla onların mantığına hitap
etmemelisiniz; zira bu, var olmayan bir şeye başvurmak demektir. Aksine,
onların hayal gücünü hedef almalı; oraya en korkunç, en mantıksız ve en tuhaf
fikirleri yüklemelisiniz. Sadece yalan söyleyin! Yeterince aptalca, kaba ve
utanmazca yalan söyleyin! Hem soylu kesimi hem de sıradan halkı yanınıza çekmek
istiyorsanız; genel olarak bir Fransız gibi, özel olarak da Napoleon-Verhuel,
Thiers, Gambetta veya Favre gibi isimlerin yaptığı gibi pervasızca yalan
söyleyin.
Börklüce, Yahudilerle de bağ
kurmaya çalıştı. Bu yolda aracı olarak, adeta Kur'an ile Tevrat'ı evlendiren ve
yeni 'müjdeyi' Anadolu dervişleri arasında şevkle yayan Torlak Kemal’i (Hudbin
Kemal) kullandı. 'Kutsal tembelliği' meslek edinmiş insanlar arasında, komünist
bir kurtuluş vaadiyle propaganda yapmak hiç de zor değildi. Torlak Kemal;
ellerinde dilenci torbası ve muazzam bir iştah dışında hiçbir şeyi olmayan,
'Senin olan benimdir!' demeye can atan binlerce çapulcuyu bir araya getirdi.
Zira bu denklemdeki 'Benim olan senindir' kısmı, zaten hiçbir şeye sahip
olmayan bu adamlar için gerçek bir alay konusuydu.
Aslında ortak mülkiyete dair bu
'müjde', Karaburun vadilerine oldukça kozmopolit ve karmaşık bir kitleyi
çekmişti. Şüphesiz bu grubun içinde, yeni doktrini sorgulamadan kabul eden, bu
düzenin kalıcı olup olamayacağını hiç düşünmeyen ve 'Dede Sultan' adını
verdikleri 'Kurtarıcı'larının her şeyi yoluna koyacağına sarsılmaz bir inançla
bağlanan binlerce saf ruhlu insan vardı.
Ancak bunların yanı sıra,
kendileri yerine çalışacak birilerini bulmanın rahatlığını ve keyfini sürmek
isteyen binlerce aylak, işe yaramaz ve çaresiz adam da oradaydı. Ne yazık ki
Börklüce Mustafa’nın tarikatındaki günlük yaşamın detaylarına dair kesin bilgilere
sahip değiliz; bu komünist ihtişamın o vadilerde ve Karaburun’un ormanlık
yamaçlarında tam olarak ne kadar sürdüğünü bilemiyoruz.
Yine de şunu biliyoruz: Dede
Sultan, bu yeni kurtuluşu sadece sözle değil, kılıçla da yaymaya kararlıydı. Bu
'kılıçlı vaazı' hayata geçirmek için zamanla piyade ve süvarilerden oluşan
hatırı sayılır bir askeri güç topladı. Kaynaklardaki rakamlar 3.000 ile 10.000
arasında değişse de, Börklüce’nin silahlı birliğinin mevcudunun binleri bulduğu
tartışmasız bir gerçektir.
5.
Karaburunlu Kurtarıcı"
aslında sadece bir paravan, bir kuklaydı; muhtemelen farkında olmasak da pek
çok 'kurtarıcı'nın olduğu gibi. Bu bilgisizliğe yazık! Çünkü dinler tarihi;
eğer o 'kutsal' mistisizmin ve fantastiğin karanlığından tamamen çıkarılıp,
insani çıkarların ve tutkuların o 'küstah' gün ışığına taşınabilseydi, bundan
çok şey kazanırdı.
Peki, bu bilimsel kazanç aynı
zamanda gerçek, yani insani bir kazanç mı olurdu? Dini ve siyasi hurafelerin,
düşünmeyenlerin gözlerine bağladığı o bağı delebilen hakikat arayıcıları, o
bilgisiz kitlelerden daha mı mutludur? Hayalperestlerden ve yanılsama içinde
yaşayanlardan daha mı mesuttur? Kilise, Taç ve Topun oluşturduğu o kutsal
üçlemenin sadık müminlerinden daha mı huzurludur? Asla!
Peki, en nihayetinde hakikat
nedir ki? Şundan ne eksik ne de fazladır: Üzerinde geçici olarak uzlaşılan, şu
an uzlaşılmakta olan ve ileride uzlaşılacak olandır. Bin yıl boyunca tüm
Hristiyanlık alemi ve bugün hâlâ yüz milyonlarca 'akıl sahibi' varlık için,
Aziz Ambrosius tarafından ilahilerle okunan şu dogma, yüce ve kutsal bir
'Hakikat' kabul edilmiştir:
"Mesih’in geçeceği kapı açılır,
Lütuf ile ağzına kadar doludur.
Kral oradan geçer ve o kapı,
Yüzyıllar boyu olduğu gibi kapalı kalır;
Yüce ilahın soyundan gelen O,
Bakirenin sarayından (rahminden) çıktı.
O ki damattır, kurtarıcıdır ve kurucusudur
Kendi devasa kilisesinin..."
Hiç şüphe yok ki, bu ve benzeri
'hakikatleri' inançla kabullenen ve —eğer sahiplerse— düşünce mekanizmalarını
değil on dakika, beş dakika bile çalıştırmayan insanlar; şüphe ve arayış iblisi
tarafından ele geçirilenlerden çok daha huzurlu, memnun ve dolayısıyla daha
mutludurlar.
Onlar; araştırma tutkusuyla
büyülenmiş, durup dinlenmeden o 'hakikat'in peşinden koşanlardan çok daha
şanslıdırlar. Zira daha önce de belirtildiği gibi, hakikat dediğimiz şey sadece
'üzerinde mutabık kalınmış bir masaldan' (fable convenue), üzerinde anlaşılmış
bir saçmalıktan veya soğuk çatı katlarındaki gri saçlı çocuklar için bir
oyuncaktan ibarettir. Lessing gibi dürüst hakikat arayıcıları bunu gayet iyi
biliyorlardı. Bu yüzden onlar 'bulmaktan' değil, sadece 'aramaktan' keyif
aldılar. Gerçek bir şey bulduklarına veya mutlak hakikati yakaladıklarına dair
asla bir hayale kapılmadılar. Dürüst hakikat arayıcıları bilir ve itiraf
ederler ki; düşünen her zihin için en yüksek derecede şüpheli olması gereken o
büyük sorulara verecek hiçbir nihai cevapları yoktur.
İnsan nereden gelir, neden
vardır, ne için yaşar ve nereye gider? Dinlerin, felsefelerin, pozitif
bilimlerin veya sosyal bilimlerin; o korkunç Eyüp-Prometheus-Faust-Manfred
sorularına kekeleyerek verdikleri tüm cevaplar, çocukça birer saçmalıktan
ibarettir.
Ne zaman ki o kürsü hokkabazları
ve akademik cambazlar, şişkin yanaklarından dökülen laf kalabalığıyla bu
uğursuz dünya ve insanlık bilmecesine bir çözüm bulduklarını iddia etseler,
kendilerini bizzat yaşlı Gottfried von Straßburg’un çoktan tanımladığı o
'şaklabanlar' (Hanswurst) olarak ifşa ederler:
'Onlar ki masallarda avlanmayı severler,
Vahşi masallar uydurup dururlar.
Sürgüler ve zincirler şakırdatarak,
Zayıf zihinleri bulandırırlar.
Kutuları sallayıp sarsarlar da
İçinden inci yerine toz saçarlar;
Ve çocukları, değersiz şeylerden
Altın yapabileceklerine inandırırlar.'"
Stylarios’ta (Karaburun) 'Mesih'
(Börklüce Mustafa) o yönlendirici ipin üzerinde dans ederken, ipin ucu Mahmud
Bedreddin’in (Şeyh Bedreddin) sağ elindeydi. Bedreddin bu ipi öylesine bir
ustalıkla yönetiyordu ki, sadece ona inanan kitleler değil; bizzat yönlendirilen
Börklüce bile böyle bir ipin varlığından habersizdi. Eğitimli bir adam ve
kurnaz bir siyasetçi olan Bedreddin’e 'bir kuklacı ellerini göstermez' demeye
gerek yoktu. Kitleleri harekete geçirecek en etkili manivelanın 'aldatmaca'
(Schwindel) olduğunu çok iyi biliyordu. Kendi amaçlarını gerçekleştirmek, yani
mülkiyet ortaklığına dair o 'müjdeli haberi' (Evangelium) yaymak için Börklüce
üzerindeki nüfuzunu kullanmakta bir an bile tereddüt etmedi. Bu müjdenin
duyurulması ve Anadolu'daki savaşçı kitlelerin toplanması; Bedreddin'in,
Padişah I. Mehmed'e (Çelebi Mehmed) karşı kurduğu o büyük isyan planının asıl
parçasıydı.
Bedreddin, yüksek emelleri olan
ve hırsla yanan bir adamdı; muhtemelen onu kamçılayan daha soylu bir tutkusu da
vardı: Çamurlu'da hazin bir şekilde can veren Musa Çelebi'nin intikamını, onun
galip kardeşi ve katilinden almak. Kendi talihini bu bedbaht şehzadenin
kaderine bağlamış; Musa’nın en güvenilir danışmanı ve veziri olarak, sarsılmaz
bir saygınlığa sahip, hatta neredeyse kutsal görülen kazaskerlik (obersten
Heeresrichter) makamına kadar yükselmişti.
Musa’nın çöküşü, Bedreddin’i bir
esir olarak Çelebi Mehmed’in ellerine teslim etti. Ancak Bedreddin’in bir hukuk
bilgini olarak tüm Osmanlı coğrafyasında gördüğü itibar öylesine büyüktü ki;
Sultan, bu esirin canını bağışlamayı yeğledi. Hatta ona özgürlüğünü geri verip
lütfuyla kabul ederek, dolgun bir maaşla İznik’e (Nikäa) kadı olarak tayin etti
Ancak İznik’e varır varmaz
Bedreddin, Padişah’ın tahtını devirme planlarını kurmaya, bu tasarıyı her
yönüyle olgunlaştırıp hayata geçirmeye koyuldu. Nihai amacının ne olduğunu
kesin olarak kestirmek güçtür; zira kaynaklar bu konuda ya muğlak kalmakta ya da
tamamen susmaktadır. Kur’an’ın en yetkin yorumcularından biri olan
Bedreddin’in, kendisinin de hiç de fena bir Sultan olmayacağı düşüncesiyle
avunmuş olması muhtemeldir. Kesin olan şudur ki; Sultan Mehmed’e karşı büyük
bir isyan (Schilderhebung) başlatmak için Asya ve Avrupa’daki geniş nüfuz
ağının tüm iplerini eline almaya başladı.
Boğaz’ın Asya yakasındaki
(Anadolu) başlıca iş birlikçisi, eskiden beri yakından tanıdığı ve dostu olduğu
Börklüce idi. Bu kurnaz bilgin için; Karaburunlu o eğitimsiz ama dürüst ve
ateşli hayalperesti (Schwärmer) kendi emelleri doğrultusunda yönlendirmek hiç
de zor olmamıştı.
Böre’nin bu hayalperestliğinin
(Schwärmerei) neden bu denli büyük bir başarıya ulaştığı aslında gayet
anlaşılır bir durumdur. Şayet bu toplumcu 'Kurtarıcı' (Heiland), vaaz
ettiklerinden daha da ileri gidip çok daha radikal fikirler öne sürseydi, hiç
kuşkusuz peşinden daha da büyük kitleleri sürüklerdi. Aslına bakılırsa
Karaburun Dağı'ndan yükselen o sosyalist 'müjde'nin (Evangelium) belli bir
itidal taşıdığını kabul etmek gerekir.
İyi yürekli Böre, saçmalığın o
öyle bir zirvesine tırmanmamıştı ki; ondan dört asır sonra Saint-Simon oradan
'bedenin iadesiitibarını' ilan edecekti. Daha sonra Saint-Simoncular bu
öğretiyi, 'Herkes herkes içindir ve herkes herkesin hizmetindedir; kadın ve
erkek canları nasıl isterse öyle birleşir veya ayrılır' diyerek yorumladılar.
'Evrensel fuhuş' (prostitution universelle) tabirinin daha yerinde olacağı
böylesi bir 'serbest evlilik' (mariage libre) fikri hakkında, zavallı Dede
Sultan’ın (Börklüce Mustafa) en ufak bir tasavvuru dahi yoktu.
O, kendisinden dört yüz yıl sonra
modern sosyalizmin bir başka baş mesihi olan Fourier'nin hayal ettiği gibi
hayaller de kurmuyordu. Fourier, insanlık budalalığı tarihine en kıymetli
katkılardan birini sunarak, meşhur iddiasına göre: Teorisini kurduğu sosyalist
uyum ve ihtişam bir kez kurulup hayata geçtiğinde, bunun harikulade etkilerinin
sadece insan toplumuyla sınırlı kalmayacağını; bitki ve hayvanlar alemine, tüm
yeryüzüne, bütün doğaya ve hatta evrene yayılacağını savunmuştu.
Zavallı gezegenimiz Fourierci
Phalanstère'lerle (ütopik topluluk yerleşkeleri) kaplandığında, hatta devasa bir
Phalanstère'e (Fourier'nin ütopik toplulukları) dönüştürülmüş, yanlış bir
felsefenin üzerini kapladığı o uğursuz kabuk parçalanmış olurdu. Çünkü o zaman
yer ekseninin konumu öylesine mutlu bir şekilde değişirdi ki, dünyanın her yeri
yaşamak için aynı derecede keyifli hale gelirdi; Kamçatka bir Sicilya iklimine
sahip olurdu ve Lapon kadınları, tıpkı Endülüslü kadınlar gibi ağaçlardan
portakal toplayabilirlerdi.
Bizim şu zavallı Ay'ımızın yerini
en az altı görkemli ay alacak ve kutuplarda devasa bir taç gibi parlayan,
ölümsüz ve muhteşem bir Kuzey Işığı yükselecekti. Yepyeni bir yaratıcı güçle
donatılmış olan Dünya; yeni ve faydalı türlerin oluşmasını sağlayacaktı:
İnsanlara rüzgâr kadar hızlı binek atları olarak hizmet etmeyi bir onur sayacak
aslanlar ve kaplanlar —ya da daha doğru bir ifadeyle 'anti-aslanlar' ve 'anti-kaplanlar'—
var olacaktı.
Aynı şekilde okyanuslarda,
insanların gemilerini çekmek için birbirleriyle yarışan gönüllü 'anti-balinalar' ve 'anti-köpekbalıkları' bulunacaktı.
Üstelik o okyanuslar artık sıradan tuzlu sudan değil, aksine en kaliteli limonatadan oluşacaktı.
Bu değişimle uyumlu olarak
insanlar da kendilerini geliştireceklerdi: Boyları ortalama 24 metreye
(80 fit) ulaşacak, ömürleri ise yaklaşık 144 yıla çıkacaktı.
Kanatları çıkmayacaktı ama hem bir silah hem de bir hareket aracı olarak
kullanabilecekleri bir tür kuyrukları olacaktı.
Ne yazık ki Rotterdamlı Erasmus
*'Deliliğe Övgü'*sünü kaleme aldığında ya da Swift *'Gulliver'in Gezileri'*ni
yazdığında, Fourier henüz hayatta değildi ve bu kehanetlerde bulunmamıştı.
Fourier’nin sosyalist milenyum
hayallerindeki bu gülünçlük; böylesine 'ballı' saçmalıkların, aslında gelmiş
geçmiş en sıkıcı ve kuru muhasebeciden çıkmış olduğu düşünüldüğünde çok daha
çarpıcı bir hal alıyor. Kendisi o kadar mutlak ve matematiksel düzeyde kuru bir
adamdı ki; şayet hayatında bir kez bile terlemiş olsaydı, herhalde boncuk
boncuk ter yerine kibrit çöpü dökmüş olması gerekirdi.
6.
O dönemde Aydın Valisi, ihtida
etmiş (müslüman olmuş) bir Sırp prensi olan Sisiman (Suşman) idi
ve anlaşılan o ki oldukça sıradan bir yöneticiydi. En azından, kendisine ulaşan
sultan emrini yerine getirme konusunda son derece tedbirsiz davranmıştı.
Elindeki askerleri apar topar toplayarak, Stylarios'un (Karaburun) o
zamana dek keşfedilmemiş dar geçitlerine pervasızca daldı. Orada, hiç de hafife
alınmayacak bir savaşçı olduğu anlaşılan Dede Sultan (Börklüce Mustafa) tarafından
sapa bir orman vadisinde pusuya düşürülüp kuşatıldı. Vali de dahil olmak üzere
tüm ordusu, son neferine kadar kılıçtan geçirildi.
Bu parlak zaferin ardından
Karaburunluların özgüveninin muazzam bir artış göstermesi gayet doğaldı. Eğer o
anda, coşkun bir dağ nehri gibi tüm güçleriyle ovaya süzülselerdi; Anadolu
halkının büyük bir kısmını peşlerinden sürükleme şansına sahip olabilirlerdi.
Ancak bu hamle gerçekleşmedi; Karaburunlu Kurtarıcı, büyük çaplı
bir sosyal devrim gerçekleştirme fırsatını, her türlü ehemmiyetsiz ayrıntıyla
(lappalien) vakit kaybederek boşa harcadı.
Harekete geçmek yerine vaaz
vermeye devam etti. Bu vaazların bir sonucu olarak, Stylarios
(Karaburun) 'komünistleri' öncelikle şu karara vardılar: İslam'ın
kurucusu Hz. Muhammed, kendilerinin o yüce ve en büyük peygamberi kabul
ettikleri Dede Sultan (Börklüce Mustafa) ile kıyaslandığında,
yalnızca 'küçük' bir peygamber kalıyordu.
Ayrıca, bu tek gerçek ve
kurtarıcı öğretiye yürekten inananlar olarak; bundan böyle taş duvarlar
arasında değil, yalnızca açık gökyüzü altında yaşamaya, her daim başı açık
gezmeye ve üzerlerine sadece tek bir parça giysi almaya karar verdiler[5].
Bu tür maskaralıklarla ne bir
sultanın tahtı devrilebilir, ne kapsamlı bir devrim gerçekleştirilebilir ne de
bir devlet kurulabilir. Hatta komünizmin, doğası gereği devlet kurma yetisinden
zaten tamamen yoksun olduğu gerçeği bir yana; komünizm 'devlet' kavramını
reddeder; çünkü devleti veya toplumu 'zorbalık' ile karıştırır. Oysa komünizm,
bir zorbalık düzeni kurmakla kalmaz, bunu kurmaya mahkûmdur; zira bu onun
özüdür.
Bu nedenle tüm komünistler, tarih
boyunca diktatörlük diye haykırmışlardır; hem de diktatörlüklerin en beteri
olan kaba halk yığınının tiranlığı için... Bu esnada liderlerin, o yığınları
kendi şahsi arzuları doğrultusunda parmaklarında oynatma ve kandırma
niyetlerini gizli tutmaları da elbette şaşırtıcı değildir. Bilindiği üzere,
komünist 'kodamanlar', tıpkı geçmişin çıkarcıları gibi, her şeyden önce 'sefa
içinde yaşama'nın peşindedirler.
Heine bir keresinde yüksek
mevkideki ayrıcalıklılar hakkında şöyle demiştir: 'Gizlice şarap içer,
halka ise su içmeyi vaaz ederler.' Günümüzün komünizm önderleri için
ise şunlar söylenebilir: Halka açıkça 'emeğin müjdesini' vaaz ederler; fakat
gizlice, 'tembelliğin çalışmaktan daha evla olduğu' ilkesini uygularlar. Onlar,
özgürlük, eşitlik ve kardeşlik sloganlarını geveleyerek, zavallı safları kendi
yerlerine çalıştıracak kadar kurnazdırlar...
Bu sırada Dede Sultan ve 'tek
ceketli' müritlerine, hatalı stratejilerine rağmen talih bir kez daha güldü;
Suşman’a karşı uyguladıkları taktik onlara ikinci bir askeri zafer getirdi.
Padişah, Aydın Valiliği’nde o Sırp dönmesinin halefi olan Ali Bey’i isyancılara
karşı görevlendirerek, general seçiminde ikinci kez büyük bir hata yapmıştı.
Ali Bey de en az selefi kadar —veya tıpkı 1315’teki Morgarten Muharebesi'nde
Habsburg Dükü Leopold gibi— vahim hatalar yaptı.
Karaburun’un içlerine kadar
sızmışken tüm birlikleriyle birlikte pusuya düşürüldü; başı açık, yalınayaklı
fanatiklerin ustaca yönetilen ani ve kitlesel saldırısına yenik düştü. Canını,
zorlu bir kaçışla güç bela kurtarabildi.
Nihayet Sultan Mehmed (Çelebi
Mehmed), durumun tüm ciddiyetini kavrayarak tehlikeyi bertaraf etmek için daha
büyük bir kararlılıkla harekete geçti. Gerekirse tüm Osmanlı askeri gücü, hem
Asya hem de Avrupa yakasında Dede Sultan ve taraftarlarına karşı seferber
edilecekti. Padişah, ordunun sembolik başkomutanlığını on iki yaşındaki oğlu
Murad’a (II. Murad), fiili komutanlığını ise Rumeli Beylerbeyi Bayezid Paşa’ya
verdi. Sultan’ın talimatı kesindi: İsyanın izi dahi kalmayacak şekilde
yok edilmesi.
Bayezid Paşa bu emri, tam bir
Osmanlı kararlılığıyla; acımasızca ve amansızca yerine getirdi. Devasa bir
orduyla Karaburun Yarımadası’na yaklaşıp bölgenin ana karayla olan tüm bağını
tamamen kesti; ardından ormanlık dağların derinliklerine daldı. Adım adım
ilerleyerek toprağı ele geçiriyor, geçtiği yerlerde karşısına çıkan her canlıyı
—erkek, yaşlı, kadın, çocuk, hatta hayvan demeden— silip süpürüyordu. Öyle ki
kısa süre sonra Karaburun’un zirveleri üzerinde ağır bir kan buharı asılı
kaldı. Dede Sultan mertçe direndi; ancak elindeki birkaç bin kişi, düşmanın yüz
binlerine karşı kitleler halinde can vermekten başka ne yapabilirdi ki?
Böylece 'komünist Mesih'in
yıldızı hızla batmaya yüz tuttu. Börklüce Mustafa, askeri gücünden geriye kalan
son birlikleriyle birlikte, yarımadanın kuzeybatı ucunda denize dökülen sarp
bir buruna kadar savaşarak geri çekilmek zorunda kaldı. Artık kaçacak yolları
kalmayan o başı açıklar, burada son bir umutsuz kavga verdiler. Yarı aç
olmalarına rağmen, sayıca üstün düşmana karşı ancak fanatizmin verebileceği o
sonu gelmez çılgınlıkla direndiler. Kılıçlar, aşırı yorgunluktan kaskatı
kesilmiş ellerinden düşene dek katledildiler ve katlettiler. Ancak o zaman
Börklüce ve hâlâ nefes alan bir avuç sadık müridi, galip gelene teslim oldu.
Esirler Efes (Ephesus) şehrine
sürüklendi. Orada Şehzade Murad ve Bayezid Paşa, bu zındık ve isyancı
elebaşını, Türklerin tüm işkence sanatlarını seferber ederek İslam inancına
geri döndürmek ve suçunu itiraf ettirmek için sorguya aldılar. Fakat cellatlar,
o zavallı adamın bitkin bedeni üzerinde tüm zalimane maharetlerini boşuna
tükettiler. Bilindiği üzere dini fanatizm, insana bir eylemi gerçekleştirme
gücü verdiği kadar, acıya dayanma konusunda da sarsılmaz bir direnç ve kuvvet
verir. Zira tarih boyunca insanların, en sıra dışı fikirler ve en masalsı
inanışlar uğruna şehitlik mertebesine can attıkları; asılmaya, kazığa
oturtulmaya, yakılmaya ve çarmıha gerilmeye gönüllü oldukları defalarca
görülmüştür.
Börklüce de, cellatların
kendisinden bir tövbe koparmak için beyhude çabalamasının ardından nihayet
çarmıha gerildi. Tarihçi Dukas'ın aktardığına göre: 'Onu çivilediler;
elleri ve ayakları bir haç üzerinde gerilmiş halde bir tahtaya çakıp devenin
üzerine yüklediler ve şehre ibret olsun diye bu şekilde gezdirdiler.'
Bu korkunç geçit töreni
sırasında, inançlarından dönmeyi reddeden diğer yoldaşları, ölmekte olan
önderlerinin buğulu gözleri önünde parçalanarak katledildiler. Onlar,
bakışlarını çarmıha gerilen liderlerine dikip son nefeslerinde, 'Eriş Dede
Sultan Eriş!!' diye haykırarak can verdiler
Kurtarıcı böyle öldü, müritleri
de onunla birlikte can verdi. Rabbi Torlak (Torlak Kemal) ve
dervişleri ise kısa bir süre sonra Manisa (Magnesia) yakınlarında Bayezid Paşa
tarafından hızla ve kolayca bozguna uğratıldı. Galip komutan bu defa daha
itidalli davranarak, sadece yakalanan Torlak’ı ve onun en yakın takipçilerini
boğdurmakla yetindi.
Bu sırada tarikatın çöküşünden
sağ kurtulan birkaç 'tek ceketli' mürit, Börklüce Mustafa’nın ölmediğine ve
zaten asla ölemeyeceğine; mucizevi bir şekilde Sisam (Samos) Adası'na kaçıp
kurtulduğuna ve orada gizlilik içinde huzurlu bir hayat sürdüğüne inanıyordu.
Hatta Sakız Adası'ndaki Turlotas Manastırı'nda yaşayan bir Hristiyan keşiş de
buna ikna olmuştu; nitekim bu kaçış hikâyesini güvenilir kaynağımız
tarihçi Dukas’a büyük bir ciddiyetle anlatan da bizzat bu
keşişti.
Görülüyor ki, o meşhur 'yalan
söyleyen efsane', diğer tüm mesihlere ve kurtarıcılara yaptığı gibi,
Karaburunlu kurtarıcıya da aynı sadakatle hizmet etmiştir. Özünde bu; dini
hayalciliğin, her çağda ve her coğrafyada içinde dönüp durduğu o aynı dar
tasavvur döngüsünden başka bir şey değildir.
Peki, Anadolu’daki o 'komünist
kurtuluş' hareketi geride iz bırakmayacak şekilde kökten kazınırken; tüm bu
tertibatın asıl mimarı, kışkırtıcısı ve gizli yöneticisi neredeydi? Tabiri
caizse ateş hattından fersah fersah uzaktaydı. Zira Mahmut Bedreddin, meselenin
silahlarla çözüleceği o nihai hesaplaşmaya katılmaktan özenle kaçınmıştı.
Karaburunlular için işler artık iyice sarpa sarmaya başladığında; bu kurnaz
adam bir yolunu bulup Rumeli’ye geçmeyi başardı ve orada eski dostu Eflak
Voyvodası’na sığındı. Amacı, Asya yakasında ayaklar altında ezilen ve kanda
boğulan o isyanı, Avrupa topraklarında yeniden canlandırmaktı.
Nitekim bunu denedi de.
Kazaskerlik döneminden kalan nüfuzu sayesinde Silistre ve Balkan vadilerinde
hâlâ ciddi bir ağırlığı vardı; bu sayede kısa sürede bir askeri güç toplamayı
başardı. Lakin bu mahir entrikacı bir komutan değildi; zaten Sultan Mehmed de
ona bir komutana dönüşmesi için zaman tanımadı. Padişah bizzat ordusunun başına
geçerek Selanik’ten Serez’e doğru harekete geçerken, Asya’dan dönen Bayezid
Paşa’ya da Edirne üzerinden Balkanlar’a ilerleme emri verdi.
Karar anı —tarihi tam net
olmamakla birlikte— büyük bir çarpışma yaşanmadan gerçekleşti. Zira Sultan’ın
orduları iki koldan üzerlerine gelip, Dede Sultan’ın (Börklüce) feci akıbeti de
duyulunca; Bedreddin’in gönüllü çeteleri birer birer dağıldı. Bedreddin,
Balkanlar’ın vahşi doğasına sığındı; orada bir av hayvanı gibi kovalandı ve
nihayet en yakınındakilerin ihanetine uğrayarak zincire vurulup Padişah’a
teslim edildi. Sultan Mehmed, esiri Serez’de büyük bir resmiyetle yargılattı.
Bu büyük âlim ve ondan da büyük entrikacı, ardından 'usulünce' asıldı. Yani,
yüksek makamına ve şöhretine yaraşır tüm törensel nezaket kuralları gözetilerek
darağacına gönderildi.
Osmanlı İmparatorluğu'nda,
komünist 'insan kardeşliği' safsatasını yerleştirmeyi amaçlayan bu unutulmaz
girişim böylece sona erdi. Temelindeki sahtelik, yani doğaya ve yaratılışa
aykırı yapısı nedeniyle bu tür girişimler, her zaman ve her yerde başarısızlığa
uğramaya mahkûmdur. Buna rağmen; ruhban vesayetinin ve askeri zorbalığın —belki
farkında olmadan— etkili bir müttefiki olarak tekrar tekrar karşımıza
çıkacaktır.
Bunu tetikleyen ise 'ayak takımı
kışkırtıcılığı' iblisidir. Bu güç; tükenmiş, toplum dışı kalmış ve sığ
düşünceli tüm haydutvari unsurları bir araya getirir. Bu güruhun oluşturduğu
'haydut takımı', aileye, mülkiyete ve ahlaka karşı savaş açmak için aynı sancak
altında toplanır. Bu yıkıcı zihniyetin ortak özelliği, halkın haklarından
sürekli bahsedip ödevlerinden hiç söz etmemesidir. Kitlelerin asil duygularına
değil, en kötü yanlarına hitap ederler; onur ve hak duygusunu uyandırmak
yerine, sadece aşağılık ve cahilce arzuları kışkırtan alçakça bir halk
dalkavukluğu yaparlar.
Böylece, yarım yamalak eğitimin
sarp kayalıklarında karaya oturmuş bu gözü dönmüş kişiler, yayılması için
fazlasıyla elverişli bir zemin bularak uğursuz tohumlar serperler. Bu zemini
onlara; borsa sahtekarlığıyla elde ettiği kazancı küstahça sergileyen dar
kafalı zengin kibri ile 'kızıl hayaletin' (komünizm) yüzüne cesurca bakıp onu
yok etmek yerine, korkudan militarizmin ayaklarına kapanan ödlek burjuvazi
hazırlar.
Buna ek olarak, modern çağın
ruhuna işleyen kaba materyalizm, eğlence tutkusu ve haz düşkünlüğü de bu tohumu
besler. Son olarak; örneğin Yahudi bir hanedanın, tüm ulusların emeğini
milyonlarla değil milyarlarla kendi kasasına yığmasına izin veren o korkunç
finans sistemi bu gidişata hizmet eder.
Tüm bu etkenlerin bir süre daha
engellenmeden işlemesine izin verirseniz, komünizmi öylesine büyüteceksiniz ki;
günün birinde o vahşi karmaşanın ortasında çaresizlik içinde, 'Ey Akıl
tutulması, sen kazandın!' diye haykırmak zorunda kalacaksınız
(Çeviri: İlhami YAZGAN)
[2] Dukas: "Türklere yoksulluğu (mülksüzlüğü) öğretti; kadınlar hariç her şeyin ortak olması gerektiğini, yiyeceklerin, giysilerin, öküzlerin ve tarlaların ortak kullanılması gerektiğini savundu. 'Ben senin evine kendi evimmiş gibi girerim, sen de benimkine seninkiymiş gibi girersin, sadece kadınlar kısmı hariç' derdi."
[3] Dukas:
"Onun düşüncesine (öğretisine) uyanların hepsi, bir Hristiyanla
karşılaştıklarında ona misafirperverlik gösterir ve ona Tanrı’nın bir
meleğiymiş gibi saygı duyarlardı."
[4] Kaynağımız
Dukas, bu ve benzeri mucizevi iddiaları ("ve diğer tuhaf şeyler")
bizzat o kutsal adamın (keşişin) kendi ağzından duyduğunu belirtmektedir.
[5] Bu
nedenle Dukas, Stylariosluları (Karaburunluları) zaman zaman "tek
ceketliler" veya "tek gömlekliler" (monochitones) olarak
adlandırır.
***

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder