Makale, Franz Werfel'in "Musa Dağı'nda Kırk
Gün" romanı ekseninde Armin T. Wegner ile Werfel
arasındaki "fikri mülkiyet" ve "tarihsel tanıklık"
gerilimini çok katmanlı bir perspektiften incelemektedir.
Makalenin ana hatları şunlardır:
- Çatışmanın
Temeli: Werfel'in 1933 yılında yayımlanan romanı, 1915'teki Musa
Dağı direnişinin gerçek hikayesine dayanmaktadır. Wegner, bu olayların
birinci elden tanığı ve belgeleyicisi (fotoğrafçı) olarak, konunun
"manevi hak sahibi" olduğunu iddia etmiş; Werfel'i ise
"masa başında", başkalarının (kısmen Wegner'in) belgelerinden
yola çıkarak bir "kurgu" üretmekle suçlamıştır.
- Wegner'in
Konumu: Wegner, Alman ordusunda sıhhiye subayıyken Ermeni
tehcirine tanıklık etmiş, gizli fotoğraflar çekmiş ve gördüklerini dünyaya
duyurmayı amaçlamıştır. Hayatı boyunca tamamlayamadığı "Ermeni
Projesi" üzerinde çalışmış ve Werfel'in bu konuyu işlemesini emeğinin
gaspı olarak görmüştür.
- Werfel'in
Yaklaşımı: Werfel, romanı 1930'da Şam'da gördüğü Ermeni mülteci
çocuklardan etkilenerek yazmaya karar vermiştir. Amacı, konuyu evrensel
bir direniş destanına dönüştürmek ve yükselen Nazizm tehlikesine karşı bir
uyarıda bulunmaktı. Werfel, sanatın otonomisi kavramını savunarak,
malzemenin kendisini seçtiğini belirtmiştir.
- Tarihsel
Yankılar: Roman, yayımlandıktan sonra uluslararası bir başarı
elde etmiş, Naziler tarafından yasaklanmış ve Türkiye'de diplomatik krize
yol açmıştır. Ayrıca, hukukçu Raphael Lemkin'in "soykırım"
(genocide) terimini kavramsallaştırmasında önemli bir entelektüel pusula
görevi görmüştür.
- Sonuç: Makale, Wegner'in belgeleri ve Werfel'in kurgusunun, aslında birbirini tamamlayan iki kutup olduğunu ve her ikisinin de bu insanlık dramının unutulmamasını sağladığını belirtir.
„Musa Dağın'da Kırk Gün“ Romanı Ekseninde "Fikri Mülkiyet" ve "Tarihsel Tanıklık" Gerilimi
[1] Musa Dağı Direnişi, 1915 yılı Temmuz ve Eylül ayları arasında, Osmanlı İmparatorluğu'nun uygulamaya koyduğu Sevk ve İskân Kanunu (Tehcir Kanunu) çerçevesinde Hatay’ın (o zamanki Halep Vilayeti’nin Antakya sancağına bağlı) Samandağ bölgesindeki yedi Ermeni köyünün sakinlerinin, tehcir edilmeyi reddederek dağa çıkması ve burada gösterdikleri yaklaşık 53 günlük silahlı direniştir. Bu olay, hem askeri hem de insani açıdan 1915 olayları içerisinde oldukça özgün bir yere sahiptir; zira tehcire karşı başarılı olan ve deniz yoluyla tahliye edilen nadir örneklerden biridir.
[2] Armin T. Wegner’in hayatı boyunca büyük bir tutkuyla, adeta bir saplantı derecesinde üzerinde çalıştığı ancak hiçbir zaman tamamlayıp yayımlayamadığı o devasa "Ermeni Projesi", kendisinin "Ermenilerin Trajedisi" (Das Drama des armenischen Volkes) veya bazen zikrettiği adıyla "Musa Dağı" merkezli büyük epik roman/belgesel çalışmasıdır. Bu proje, Wegner’in 1915 yılında tanıklık ettiği olayları, çektiği fotoğrafları ve topladığı binlerce sayfalık notu tek bir "magnum opus" (başyapıt) altında birleştirme girişimidir. Ancak bu projenin hikayesi, Wegner’in kendi içsel çatışmaları, siyasi engeller ve edebi hırsları nedeniyle trajik bir yarım kalmışlık öyküsüne dönüşmüştür. Wegner, 1915-1916 yıllarında Osmanlı topraklarında bulunduğu sırada sadece fotoğraf çekmekle kalmamış, aynı zamanda gördüğü her ayrıntıyı, konuştuğu mağdurların hikayelerini ve bölgenin atmosferini not etmiştir. Savaştan sonra Berlin'e döndüğünde, bu materyalleri kullanarak Ermeni halkının yok edilişini anlatan çok ciltli, destansı bir edebi eser yazmayı planlamıştır. Proje sadece bir tarih kitabı değil, aynı zamanda felsefi derinliği olan, Alman dışavurumculuğu ile harmanlanmış edebi bir metin olacaktı. Wegner bu çalışmayı, dünya tarihine karşı bir "vicdan borcu" ve kendi hayatının en büyük başarısı olarak görüyordu.
Alman yazar ve insan hakları aktivisti Armin T. Wegner ile Avusturyalı-Yahudi yazar Franz Werfel arasındaki çatışma, Ermeni soykırımıyla yüzleşme sürecinde ilginç olduğu kadar olaylara farklı sanatsal bakışın en doğal halini göstermekte. Her iki yazar da Osmanlı İmparatorluğu'ndaki Ermeni halkının çektiği acıları edebiyat yoluyla ölümsüzleştirmeyi ve dünya kamuoyunu uyandırmayı amaçlamış olsa da, sanatsal vizyonları, kişisel geçmişleri ve tarihe tanıklık etme biçimleri keskin bir şekilde farklılık göstermektedir.
Armin T. Wegner ve Franz Werfel arasındaki çatışma, Ermeni
Soykırımı'na dair ortak, ancak son derece farklı deneyimlerine derinden kök
salmış, edebiyat tarihinin büyüleyici bir bölümünü oluşturmakta. Bu aynı
zamanda, klasik anlamda açık bir catışmadan ziyade, "yorum farkı" ve
tarihsel bir travmanın edebi temsili üzerine sanata bakışın farklılığını
vurgulaması açısından da oldukça derin bir tartışma gerektiren edebi-etik bir alan
gibi durmakta.
Aynı zamanda derinlikli ve tarihsel açıdan son derece
katmanlı bir konu, öncelikle her iki ismin de 20. yüzyılın en büyük insani
trajedilerinden biri olan Ermeni Soykırımı konusundaki ortak hassasiyetlerinin
altını çizmekte yarar var. Ancak yukarıda belirtildiği gibi Avusturyalı-Yahudi
yazar Franz Werfel ile Alman aktivist ve fotoğrafçı Armin T.
Wegner arasındaki gerilim, basit bir ego çatışması değil; "tanıklığın
doğası", "tarihsel gerçekliğin kurgulanması" ve "etik
sorumluluk" üzerine inşa edilmiş felsefi bir yol ayrımı.
Bu çatışma, edebiyat tarihinin tozlu raflarında kalmış teknik
bir detaydan ziyade, bir felaketin sanat yoluyla nasıl temsil edilmesi
gerektiğine dair evrensel bir tartışmayı da beraberinde getirmesi ve gününmüzün
araştırmacılarına, yazarlarına ilham vermesi.[3]
Sanat, tarih boyunca insanlığın karşılaştığı en derin sarsıntıları, yani
felaketleri anlamlandırma, kaydetme ve bunlarla başa çıkma noktasında en güçlü
araçlardan biri. İster doğal bir afet, ister insan eliyle yaratılan bir savaş
ya da soykırım olsun, felaketler sadece fiziksel bir yıkım getirmekle kalmaz;
toplumsal hafızada ve bireysel ruh dünyasında da derin yaralar açar. Sanatın bu
noktadaki işlevi, kelimelerin yetersiz kaldığı yerde imgeyi, sesi ve formu
devreye sokarak felaketi "temsil edilebilir" kılmaktır.
[3] Wegner, büyük projesini bitirememiş olsa da, bu çalışma için biriktirdiği arşiv (mektuplar, günlükler ve en önemlisi fotoğraflar), bugün 1915 olaylarına dair dünyadaki en önemli görsel arşivlerden birini oluşturmaktadır. Wegner ölmeden önce, bu tamamlanmamış projenin parçalarını ve fotoğraflarını korumaya çalışmıştır. Bugün bu belgelerin büyük bir kısmı Marbach'taki Alman Edebiyat Arşivi'nde ve Ermenistan'daki müze-enstitülerde bulunmaktadır.
Alman Asker ve Sağlık Görevlisi Armin T. Wegner Kimdir?
Armin T. Wegner (1886–1978), Birinci Dünya Savaşı döneminde
Osmanlı İmparatorluğu'nda görev yapmış Alman bir asker, sıhhiye subayı ve
yazardır. Hem Ermeni hem de Yahudi halklarına yönelik zulümlere karşı
sergilediği vicdani duruş ve bu süreçleri belgeleyen çalışmalarıyla 20.
yüzyılın en önemli insan hakları savunucularından biri olarak kabul edilir.
![]() |
| Armin T. Wegner Alman Kızılhaç görevlisi |
Wegner, hukuk eğitimi almış olmasına rağmen asıl olarak yazarlığa ilgi duyuyordu. Savaşın başlamasıyla birlikte gönüllü sağlık görevlisi olarak orduya katıldı ve 1915 baharında Alman-Osmanlı askeri ittifakı kapsamında bölgeye gönderildi. Mezopotamya çöllerine kadar uzanan görev süresi boyunca, Ermeni tehcirine ve yaşanan ölümlere doğrudan tanıklık etti. Üstlerinden gelen kesin yasaklara rağmen, yanındaki gizli kamerasını kullanarak yüzlerce fotoğraf çekti. Bu fotoğraflar, bugün 1915 olaylarını belgeleyen en kapsamlı ve en çok başvurulan görsel arşivlerden birini oluşturur. Gördüklerini dünyaya duyurmak için büyük riskler alarak mektuplar yazdı. 1919 yılında ABD Başkanı Woodrow Wilson'a [4] hitaben yazdığı açık mektupta Ermeni halkının haklarını savunmuş ve uluslararası toplumu harekete geçmeye çağırmıştır.
[4] Armin T. Wegner’in 1919 yılının başlarında ABD Başkanı Woodrow Wilson’a hitaben yazdığı açık mektup, hem Wegner’in biyografisinde hem de 1915 olaylarının uluslararası alandaki diplomatik seyrinde merkezi bir öneme sahiptir. Bu mektup, Paris Barış Konferansı’nın toplandığı ve dünyanın yeniden şekillendiği bir dönemde, Ermenilerin durumunu dünya liderlerinin gündemine taşımayı amaçlayan sarsıcı bir çığlıktır. Wegner, Wilson’a hitaben yazdığı bu metinde, bir Alman subayı olarak bizzat tanıklık ettiği tehcir sahnelerini betimler. Wegner, Mezopotamya çöllerinde gördüğü açlık, hastalık ve ölümleri anlatarak, bir halkın sistematik olarak yok edildiğini iddia eder. Wilson’ın "On Dört İlkesi"ne (Wilson Principles) atıfta bulunarak, Ermeni halkına kendi kaderini tayin etme hakkı verilmesini ve bağımsız bir Ermeni devletinin kurulmasını talep eder. ABD’nin bu trajediyi durdurabilecek veya sonuçlarını telafi edebilecek tek güç olduğunu savunur.
Nazi Dönemi ve Hitler'e Mektup
Wegner'in adaletsizliğe karşı mücadelesi sadece Osmanlı
topraklarıyla sınırlı kalmadı. 1933 yılında Nazi Almanyası'nda Yahudilere
yönelik ayrımcılığa karşı sesini yükselten ilk Alman entelektüellerden [5]
biri oldu.
[5] Armin T. Wegner’in Nazi Almanyası dönemindeki duruşu ve Adolf Hitler’e yazdığı tarihi mektup, onun biyografisindeki en onurlu ancak en trajik dönüm noktalarından biridir. Bu olay, Wegner’i sadece Ermeni trajedisinin bir tanığı değil, aynı zamanda evrensel bir insan hakları savunucusu ve Nazi rejimine karşı duran ilk Alman entelektüellerinden biri konumuna getirmiştir. Hitler 1933’ün başında iktidara geldiğinde, Yahudilere karşı sistematik baskılar ve 1 Nisan 1933 boykotu başlamıştı. Pek çok Alman entelektüel sessiz kalırken, Wegner 11 Nisan 1933 tarihinde Şansölye Adolf Hitler’e hitaben uzun ve sarsıcı bir mektup kaleme almıştır. Wegner, Hitler’i Yahudilere yönelik zulmün Almanya’nın onuruna ve geleceğine vereceği zarar konusunda uyarır. Mektup, Yahudileri savunan bir metinden ziyade, bu zulmün Alman halkının vicdanını nasıl lekeleyeceğine odaklanan ahlaki bir manifestodur. Wegner mektubunda, Yahudilere yapılanların aslında tüm Almanya’ya yapıldığını ve bu yolun sonunda ülkenin büyük bir felakete sürükleneceğini yazar. Mektup aslında kehanet niteliğinde bir uyarıdır.
Yahudilere yönelik baskıların Almanya'nın onuruna leke
sürdüğünü belirten cesur bir mektubu bizzat Adolf Hitler'e gönderdi. Bu eylemi
nedeniyle Gestapo tarafından tutuklandı, ağır işkenceler gördü ve yedi farklı
toplama kampında hapsedildi. [6]
Kamplardan kurtulduktan sonra İtalya'ya kaçarak hayatının geri kalanını sürgün
olarak orada geçirdi.
[6] Mektubun bedeli Wegner için ‘‘İşkence ve Sürgün‘‘ olmuştur. Bu mektup, Wegner’in hayatını karartmıştır. Mektup Nazi makamlarına ulaştıktan kısa süre sonra Wegner, Gestapo tarafından tutuklandı. Berlin’deki Columbia-Haus dahil olmak üzere yedi farklı toplama kampında ve hapishanede tutuldu. Ağır işkencelerden geçti. Bu fiziksel ve psikolojik yıkım, onun edebi üretkenliğini hayatının geri kalanında derinden etkiledi. 1934 yılında bir şekilde serbest bırakıldıktan sonra Almanya’yı terk etti ve hayatının geri kalanını (1978’deki ölümüne kadar) İtalya’da, büyük oranda bir münzevi olarak sürgünde geçirdi.
Armin T. Wegner, hayatını "vicdanın sesi" olmaya adaması nedeniyle uluslararası alanda saygın bir yere sahiptir. 1967 yılında İsrail'deki Yad Vaşem tarafından, Yahudileri savunan "Yahudi olmayanlar"a verilen bu prestijli unvana layık görüldü. 1968 yılında Ermenistan ziyareti sırasında Aziz Grigor Nişanı ile ödüllendirildi. 1978'de Roma'da vefat eden Wegner'in küllerinin bir kısmı, 1996 yılında Ermenistan'daki Soykırım Anıtı'na (Tsitsernakaberd) nakledilerek onurlandırılmıştır.[7]
[7] Armin T. Wegner’in 1978 yılında Roma’daki vefatından yıllar sonra, 1996’da küllerinin bir kısmının Ermenistan’daki Tsitsernakaberd Soykırım Anıtı bünyesindeki "Anı Duvarı"na (Memory Wall) nakledilmesi, Ermeni dünyasında büyük bir onurlandırma eylemi olarak kabul edilse de, Harut Sassounian ve bazı Ermeni tarihçiler bu duruma karşı ciddi itirazlar ve eleştirel şerhler düşmüşlerdir. Bu itirazlar, Wegner’in şahsına yönelik bir düşmanlıktan ziyade, "tarihsel adaletin tecellisi" ve "belgelerin mutlak doğruluğu" prensipleri üzerinden şekillenmiştir. İşte bu nakil işlemine ve Wegner’in bir "aziz" gibi konumlandırılmasına yönelik temel itiraz noktaları:
1. "Güvenilmez Belge" ve "İnkar Argümanına Malzeme" İtirazı, 2. Uzun Süreli Sessizliğin Ahlaki Sorgulaması, 3. Franz Werfel Vakası ve Edebi Hırs, 4. "Tek Kaynak" Yanılsamasına Karşı Çıkış, 5. 1996'daki Törenin Siyasi Zamanlaması.
Sonuç olarak, 1996 yılında Wegner’in küllerinin Tsitsernakaberd’e nakledilmesi, Ermeni halkının büyük çoğunluğu için bir vefa borcu olarak görülse de; Harut Sassounian gibi figürler için bu durum, tarihsel doğruluğun siyasi sembolizme kurban edilmesi anlamına geliyordu. Bugün 2025 yılından bakıldığında, Wegner’in fotoğrafları üzerindeki akademik tartışmaların hala devam ediyor olması, Sassounian’ın o dönemdeki "titizlik" uyarısının ne kadar stratejik bir temele dayandığını göstermektedir.
[8] Armin T. Wegner’in 19 Mart 1919 tarihinde Berlin’deki Urania bilim ve kültür merkezinde gerçekleştirdiği "Ermeni Halkının Çöle Sürgün Edilmesi" (Die Austreibung des armenischen Volkes in die Wüste) başlıklı ışıklı slayt gösterisi (Lichtbildvortrag), hem içeriği hem de salonda yaşanan büyük gerginlik nedeniyle tarihsel bir dönüm noktasıdır. Harut Sassounian gibi eleştirmenler, bu sunumu hem bir "cesaret örneği" hem de "belgesel hatalar zinciri" olarak iki farklı açıdan değerlendirmektedir. Urania sunumu sırasında salonda bulunan Türklerin tepkisi yoğun olmuştur. O dönemde Berlin'de yaşayan Türk öğrenciler, askeri yetkililer ve aydınlar, Wegner'in bu halka açık sunumuna hazırlıklı bir şekilde katılmışlardır. Salonda yaşanan tepkiler sözlü müdahale ve protesto biçiminde olmuştur: Sunumun başlamasıyla birlikte salondaki Türk dinleyiciler, Wegner'in anlatısını "tek taraflı propaganda" olarak niteleyerek sık sık sözünü kesmişlerdir. Wegner’in her karesi için "yalan" veya "sahte" şeklinde bağırmalar yaşandığı tarihi kayıtlarda yer almaktadır. Türk izleyiciler, sunulan görüntülerin Ermeni isyanlarının bastırılması sırasındaki "güvenlik önlemlerini" değil, kurgulanmış bir trajediyi yansıttığını savunmuşlardır. Özellikle Almanya’nın yenilgisi sonrası oluşan "mağlup Türk imajını" pekiştirmek için bu sunumun yapıldığını iddia etmişlerdir. Sassounian'ın da altını çizdiği üzere, salondaki bazı gruplar Wegner'in kısa süre öncesine kadar "Alman-Türk Dostluk Cemiyeti" etkinliklerinde benzer kareleri daha "ılımlı" veya "askeri gereklilik" olarak sunduğunu bildiklerinden, bu keskin dönüşü bir "ihanet" olarak karşılamışlardır. Soykırımla ilişkisi olmayan fotoğrafların tartışması Wegner’in Urania sunumunda ve sonrasındaki koleksiyonunda yer alan bazı fotoğrafların, gerçekten 1915 Ermeni tehciri sırasında mı yoksa başka çatışmalar sırasında mı çekildiği konusu, bugün hala akademik bir tartışma konusudur. Sassounian ve diğer bazı araştırmacıların (örneğin Tessa Hofmann ve bizzat Armin T. Wegner Derneği üyelerinin) tespit ettiği sorunlar şunlardır. Fotoğrafların karmaşıklığı hala açıklanamamıştır. Wegner, savaş sırasında bizzat çektiği fotoğrafların yanı sıra, diğer Alman subaylarından aldığı veya o dönemdeki yardım kuruluşlarından (Near East Relief gibi) edindiği görselleri de koleksiyonuna dahil etmiştir. Bu durum, sunum sırasında "kendi tanıklığı" olarak sunduğu bazı karelerin aslında başkalarına ait olduğu gerçeğini ortaya çıkarmıştır. Wegner koleksiyonunda yer alan ve soykırım kanıtı olarak sunulan diğer çatışmalardan alınmış bazı fotoğrafların, aslında Balkan Savaşları (1912-1913) veya Rusya’daki Bolşevik Devrimi/İç Savaş dönemindeki kıtlık manzaralarına ait olduğu iddia edilmiştir. Bazı fotoğrafların altındaki yer ve zaman bilgilerinin (örneğin Deir ez-Zor yerine başka bir bölge) Wegner’in kendi seyahat rotasıyla uyuşmadığı tespit edilmiştir. Sassounian, bu tür hataların inkar tezlerine "altın tepside sunulmuş kanıtlar" olduğunu belirterek Wegner’i sorumsuzlukla suçlar. Sahneleme ve Reframing: Wegner'in bir edebiyatçı kimliğiyle fotoğrafları sunum sırasında daha dramatik kılmak adına "yeniden çerçevelediği" ve onlara sonradan (post-factum) anlamlar yüklediği ifade edilmektedir. Harut Sassounian, Wegner’i "kahramanlaştıran" ana akım diaspora anlatısına karşı çıkarak şu noktayı vurgular: Wegner’in Urania’da sunduğu koleksiyondaki akademik zaafiyetler, bugün bile Türk tarafının "tüm fotoğraflar sahtedir" argümanını besleyen ana damarlardan biridir. Sassounian'a göre Wegner, 1915'te susup 1919'da "hatalı" belgelerle sahneye çıkarak Ermeni davasına istemeden de olsa teknik bir zarar vermiştir. Sonuç olarak günümüzden geçmişe tarihsel perspektiften bakıldığında; Urania sunumu hem bir halkın trajedisinin dünyaya duyurulmasında öncü bir rol oynamış, hem de belgelerin "titizliği" ve "kaynağı" üzerindeki tartışmalar nedeniyle bitmek bilmeyen bir meşruiyet polemiğinin başlangıcı olmuştur.
[9] Yazar Sassounian, Ermeni diasporasının önde gelen seslerinden biri olarak, Wegner'in mirasını tamamen reddetmemekle birlikte, onun çalışmalarının bazı yönlerini şu gerekçelerle sorunlu bulduğunu dile getirmiştir. Wegner'in sadece bir gözlemci değil, aynı zamanda bir yazar ve sanatçı olması, Sassounian gibi isimler için bir risk faktörü olarak görülmüştür. Sassounian, Wegner'in bazen dramatik etkiyi artırmak amacıyla fotoğrafları veya anlatıları kurgulamış olabileceğine dair endişeleri paylaşmıştır. Bu durum, tarihsel bir kanıtın mutlak doğruluğuna ihtiyaç duyan siyasi savunuculuk süreçlerinde Wegner'in materyallerini "zayıf halka" haline getirebilmektedir. Sassounian, Armin T. Wegner'in ünlü yazar Franz Werfel'e yazdığı bir mektuba da atıfta bulunarak, Wegner'in bu tutumunu kişisel bir "mülkiyet" duygusu olarak görmüş ve bunu meselenin kutsallığıyla bağdaşmayan bir tavır olarak değerlendirmiş ve "Tek Kaynak" olma iddiasına itiraz eder. Wegner'in genellikle "soykırımın tek fotoğrafçısı" veya "baş tanığı" gibi lanse edilmesine karşı çıkan Sassounian, bu tür bir yüceltmenin diğer tarihi belgeleri ve tanıklıkları gölgelediğini düşünmektedir. Sassounian'a göre, Wegner'e gereğinden fazla paye verilmesi, onun belgelerindeki herhangi bir küçük hatanın tüm davayı zayıflatmasına yol açmaktadır. Özetle, Harut Sassounian'ın eleştirileri Wegner'in şahsından ziyade, onun bıraktığı belgelerin akademik titizlikten uzak kullanımı ve bu durumun Ermeni davasına uzun vadede zarar verebileceği endişesi üzerine kuruludur.
[10] Harut Sassounian'ın Armin T. Wegner’e yönelik en dikkat çekici ve tartışmalı eleştirilerinden biri, Wegner'in 1915 olaylarına tanıklık etmesine rağmen, bu konuda uzun bir süre sessiz kaldığı ve bu sessizliğin arka planında Osmanlı makamlarıyla olan yakın ilişkileri ile kişisel çıkarlarının olduğu iddiasıdır. Sassounian’ın bu konudaki argümanlar, Wegner’in ı Osmanlı Ordusunda görev yapması ve bağlılığına bağlar. Sassounian, Armin T. Wegner’in 1. Dünya Savaşı sırasında Osmanlı İmparatorluğu'nun müttefiki olan Alman ordusunda bir sıhhiye subayı olarak görev yaptığını hatırlatır. Sassounian'a göre Wegner, olayların yaşandığı dönemde bir "gözlemci" olmanın ötesinde, Alman-Osmanlı ittifakının bir parçasıydı. Sassounian, Wegner’in bu süreçteki sessizliğini veya belgelerini yıllar sonra paylaşmasını, o dönemdeki askeri hiyerarşiye ve Osmanlı yönetimiyle olan zorunlu işbirliğine olan bağlılığı ile pekinleştirir.. Sessizliğin nedeni olarak kişisel kariyer ve güvenlik gerekcesi der. Sassounian'ın analizlerine göre Wegner, 1915-1919 yılları arasında elindeki sarsıcı fotoğrafları ve bilgileri dünya kamuoyuyla paylaşmak yerine bekletmiştir. Sassounian, bu gecikmeyi Wegner'in kendi güvenliğini ve Alman-Osmanlı ilişkilerindeki konumunu tehlikeye atmama isteği olarak yorumlar. Ona göre, eğer Wegner gerçekten iddia edildiği kadar "insani bir kahraman" olsaydı, belgeleri yayınlamak için savaşın bitmesini ve Osmanlı'nın çöküşünü beklemezdi. Sassounian, Franz Werfel Vakası ve "Mülkiyet" Hırsını, Wegner’in Franz Werfel’e yazdığı mektubu, onun meseleyi insani bir trajediden ziyade "kişisel bir edebi mülk" olarak gördüğünün kanıtı olarak sunar. Wegner, Werfel'den Musa Dağı'nda 40 Gün kitabını yazmamasını istemiş, gerekçe olarak da bu konuyu "zaten kendisinin yazacağını" belirtmiştir. Sassounian, Wegner'in bu tavrını şu şekilde eleştirir: Wegner, onca yıl elindeki materyallerle hiçbir büyük eser ortaya koymamışken, Werfel gibi dünyaca ünlü bir yazarın bu konuyu işlemesini engellemeye çalışmıştır. Bu durum, Sassounian'a göre Wegner'in Ermeni meselesini kendi kariyerini parlatacak bir "kaynak" olarak gördüğünü, ancak Osmanlı/Alman baskısından çekindiği için uzun süre harekete geçmediğini gösterir ve bu tavrı "Gecikmiş Kahramanlık" olarak yorumlar. Sassounian, Wegner'in 1919'da ABD Başkanı Woodrow Wilson'a yazdığı meşhur açık mektubu dahi bir "geç kalınmış eylem" olarak niteler. Savaş bittikten ve Osmanlı İmparatorluğu yenildikten sonra bu tür çıkışlar yapmanın, tehlikenin ortasındayken ses çıkarmaktan çok daha kolay olduğunu savunur. Sassounian, Wegner'in bu "gecikmiş kahramanlık" imajının Ermeni toplumu tarafından sorgulanmadan kabul edilmesini eleştirmekte ve Wegner'in aslında bir dönem boyunca olayları izlemekle yetinen bir "Osmanlı müttefiki" olduğunu vurgulamaktadır. Sassounian'ın bu sert yorumları, Wegner'i "soykırımın en büyük tanığı" olarak gören geleneksel Ermeni tarih anlatısına karşı bir revizyonist eleştiri niteliği taşımakta ve Wegner'in mirasını akademik bir titizlikle yeniden sorgulamaya açmaktadır.
Tanıklık ve Yazarlık İddiası
Çatışmanın en temel sebebi, Wegner’in olayların gerçek bir
tanığı olması, Werfel’in ise bir kurgu yazarı olarak bu konuyu ele almasıdır.
Wegner, 1915 yılında bir Alman subayı olarak bölgede bulunmuş, yaşananları
kendi gözleriyle görmüş ve bunları fotoğraflayarak belgelemiştir. Bu nedenle,
bu trajedi hakkında yazılacak "büyük eserin" ancak kendisi gibi bir
tanık tarafından kaleme alınması gerektiğine inanıyordu. [11]
Werfel ise konuyu 1929 yılında Şam ziyareti sırasında tesadüfen öğrenmiş ve
belgelere dayanarak romanlaştırmıştır.
[11] Ermeni tarihci Tigran Sarukhanyan, Armin T. Wegner’in biyografisi ve mirası üzerine yaptığı çalışmalarla, Wegner’in "soykırımın sarsılmaz tanığı" şeklindeki geleneksel imajını, daha gerçekçi ve bazen de eleştirel bir tarihsel çerçeveye oturtan önemli isimlerden biridir. Sarukhanyan’ın makaleleri, özellikle Wegner’in 1915-1919 yılları arasındaki politik konumlanışını ve Alman-Osmanlı ilişkileri içerisindeki rolünü sorgulamaktadır. Sarukhanyan da Wegner'in, Franz Werfel’in Musa Dağı’nda 40 Gün romanını yazmasını engellemeye çalışmasını, Wegner’in Ermeni trajedisini "tekelinde tutma" isteği olarak yorumlar. Bu, Wegner’in meseleyi sadece insani bir görev olarak değil, kendi entelektüel ve siyasi kariyerinin bir parçası olarak gördüğüne dair bir kanıt olarak sunulur. Sarukhanyan, Wegner’in sadece tesadüfen bölgede bulunan bir sıhhiye subayı olmadığını, aynı zamanda Alman ordusunun bir parçası olarak resmi bir hiyerarşiye tabi olduğunu vurgular. Bazı makalelerinde, Wegner’in bölgedeki faaliyetlerinin Alman askeri çıkarlarıyla ne kadar örtüştüğünü ve fotoğrafları çekerken aslında "yasakları çiğneyen bir kahraman" mı yoksa belirli ölçüde müsamaha gösterilen bir "gözlemci" mi olduğunu tartışır. Sarukhanyan, Wegner’in 1918 Yılındaki Siyasi Duruşuna: "Jön Türklerin Savunucusu mu?" diye sorar! Sarukhanyan’ın en dikkat çekici tespitlerinden biri, Wegner’in 1918 yılının başlarında, yani savaş henüz bitmemişken Berlin’de yaptığı konuşmalardır. Alman-Türk Dostluk Cemiyeti: Wegner, bu cemiyet bünyesinde verdiği konferanslarda, Ermeni tehcirini "askeri bir gereklilik" veya "savaşın kaçınılmaz bir sonucu" olarak nitelendiren ifadelere yer vermiştir. Sarukhanyan, Wegner’in bu dönemdeki tutumunu, Almanya’nın müttefiki olan Osmanlı İmparatorluğu'nu tamamen karşısına almayan, daha çok "sorunu Alman-Türk işbirliğiyle çözme" yanlısı bir çizgi olarak tanımlar. Bu durum, Wegner’in 1919'daki radikal "soykırım tanığı" kimliğiyle bir tezat oluşturur der. Sonuç olarak; Tigran Sarukhanyan’ın makaleleri, Armin T. Wegner’i bir "aziz" figürü olmaktan çıkarıp, 1. Dünya Savaşı’nın karmaşık siyasi dengeleri içinde hayatta kalmaya ve yükselmeye çalışan, bazen çelişkili ifadeler veren kanlı canlı bir tarihi şahsiyet olarak analiz etmemizi sağlar.
Wegner, Ermeni tehciri üzerine çok ciltli bir roman serisi
yazmak için 1928 yılında Deutsche Verlags-Anstalt ile bir sözleşme imzalamıştı.
Ancak maddi sıkıntılar, aileyi geçindirme baskısı ve gazetecilik işleri
nedeniyle yazım süreci sürekli aksadı. Wegner, Werfel'e yazdığı 10 Ocak 1933
tarihli mektubunda, Werfel'in kitabının yayınlanmasının kendi eserinin
piyasadaki değerini düşüreceğini ve yıllardır süren emeğini boşa çıkaracağını
belirterek ondan kitabı yayınlamamasını istemiştir.
![]() |
| Armin T. Wegner'in Ermeni Tehciri sırasında kullandığı fotoğraf makinası -Wuppertal Şehir Kütüphanesi |
[12] Johannes Lepsius (1858-1926) ve Armin T. Wegner (1886-1978) arasındaki ilişki, sadece bir dostluk veya meslektaşlık değil; 20. yüzyılın en büyük trajedilerinden birine, 1915 olaylarına karşı örülen muazzam bir vicdan köprüsüdür. Bu iki Alman aydını, farklı kuşaklardan ve farklı arka planlardan gelmelerine rağmen, hakikatin dünyadan gizlenmemesi adına hayatlarını tehlikeye atarak ortak bir amaçta birleşmişlerdir. Johannes Lepsius, Wegner bölgeye gitmeden çok önce "Ermeni davası" ile ilgilenen kıdemli bir ilahiyatçı ve diplomattı. Wegner ise genç bir hukukçu ve idealist bir asker olarak 1915'te Osmanlı topraklarına ayak bastığında, Lepsius'un yıllardır Avrupa'da duyurmaya çalıştığı raporların canlı tanığı haline gelmiştir. Wegner, Lepsius’u her zaman bir "manevi rehber" ve konunun gerçek otoritesi olarak görmüş; kendi şahitliklerini Lepsius’un belgesel altyapısıyla birleştirmiştir. Savaş bittikten sonra Wegner Almanya'ya döndüğünde, ilk iş olarak Johannes Lepsius ile irtibata geçmiştir. İkili, 1914 yılında Lepsius tarafından kurulan Alman-Ermeni Cemiyeti (Deutsch-Armenische Gesellschaft) çatısı altında omuz omuza çalışmışlardır. Wegner, tehlikelerden kaçırarak Almanya'ya getirdiği ve tarihe geçen o meşhur fotoğrafları Lepsius ile paylaşmış; bu görseller Lepsius'un daha sonra yayımlayacağı raporların görsel kanıtları olmuştur. Birlikte konferanslar düzenleyerek ve broşürler basarak, Alman kamuoyuna I. Dünya Savaşı sırasındaki müttefikleri olan Osmanlı İmparatorluğu'nda neler yaşandığını anlatmaya çalışmışlardır.
Armin T. Wegner, olayı bir "vicdan azabı" ve
"tarihsel borç" olarak görüyor, kendisini bir aktivist ve tanık
olarak konumlandırıyordu. Franz Werfel ise konuyu Yahudi halkının yaklaşan
kaderiyle (yükselen Nazizm) bir paralellik kurmak için evrensel bir direniş
hikayesi olarak kurguluyordu. [13]
[13] Franz Werfel'in 1933 yılında yayımlanan dev eseri "Musa Dağı'nda 40 Gün", edebiyat tarihinde "kehanet niteliğindeki romanlar" kategorisinin en sarsıcı örneklerinden biridir. Werfel, 1915 yılında Hatay'ın Musa Dağı bölgesinde Osmanlı ordusuna karşı direnen yedi Ermeni köyünün hikayesini anlatırken, aslında 1930'ların başında Almanya'da ayak sesleri duyulan Nasyonal Sosyalizm (Nazizm) tehlikesine karşı tüm dünyayı uyarmayı hedeflemiştir. Yazarın bu eseri evrensel bir direniş hikayesi olarak kurgulamasının arkasındaki temel dinamikler, 1. "Kurban" Psikolojisi ve Azınlık Hakları 2. Evrensel Bir Sembol Olarak "Direniş" 3. Yahudi Halkı İçin Bir "Hayatta Kalma El Kitabı" 4. Dini ve Mitolojik Sembolizm: "40 Gün" Franz Werfel, Musa Dağı'nda 40 Gün ile bir kehaneti gerçekleştirmiştir: Bir halkın (Ermeniler) geçmişteki acısını anlatarak, başka bir halkın (Yahudiler) gelecekteki acısına ayna tutmuştur. Bugün bu roman, sadece Ermeni tarihinin değil, Holokost edebiyatının ve genel olarak totalitarizme karşı direniş felsefesinin en temel taşlarından biri olarak kabul edilmektedir.
Sonuç olarak Wegner’in Werfel’e yaptığı "yazmayı
bırak" çağrısı sonuçsuz kaldı; Werfel’in kitabı 1933 yılında yayınlanarak
dünya çapında büyük bir başarı kazanmıştır. Wegner ise kendi planladığı büyük
Ermeni romanını hiçbir zaman tamamlayamamıştır. Bu durum, Wegner’in hayatı
boyunca Werfel’e karşı bir kırgınlık beslemesine neden olmuştur.
Werfel’i Musa Dağ’da Kırk Gün’ü Yazmaya İten Olay
Franz Werfel'i "Musa Dağ'da Kırk
Gün" romanını yazmaya iten temel olay, 1930 yılının Mart ayında Şam'a
yaptığı bir gezi sırasında tanık olduğu manzaradır.
Şam'da, bir halı fabrikasında çalışan, yetersiz beslenmiş ve
sakat kalmış Ermeni mülteci çocuklarını [14]
görmesi, Werfel üzerinde derin bir etki bırakmıştır. Bu durum, ona Ermeni
halkının yaşadığı "kavranamaz kaderi" anlatma ve kayıt altına alma
ilhamını vermiştir.
[14] Werfel'in bir halı fabrikasında karşılaştığı o "yetersiz beslenmiş, solgun yüzlü ve sakat kalmış Ermeni çocukları", sadece bir romanın ilham kaynağı değil, aynı zamanda dünya kamuoyunun dikkatini 1915 olaylarına çeken bir vicdan patlamasının da tetikleyicisidir. 1929 yılında Franz Werfel ve eşi Alma Mahler, Ortadoğu turu kapsamında Suriye'nin Şam şehrini ziyaret ederler. Bu gezi sırasında Werfel, bir halı dokuma fabrikasını ziyaret eder. Fabrikanın tozlu ve havasız ortamında, yaşları çok küçük, bedenleri ise açlıktan ve ağır çalışma koşullarından dolayı deforme olmuş Ermeni yetimlerini görür. Çocukların parmakları halı dokumaktan yıpranmış, gözleri ferini yitirmiş ve pek çoğu tehcirden sağ kurtulmuş ancak ailelerini kaybetmişlerdir. Werfel bu manzara karşısında derin bir sarsıntı yaşar. Eşi Alma Mahler, anılarında Werfel'in bu çocukları gördükten sonra günlerce kendine gelemediğini ve "Bu insanların başına ne geldiğini dünyaya anlatmalıyım" dediğini yazar. Werfel, Şam'dan döndükten sonra bu çocukların hikayesinin izini sürmeye başlar. Sadece duygusal bir metin değil, tarihsel bir belge niteliğinde bir roman yazmak istediği için Viyana'daki kütüphanelerde ve Ermeni ruhanilerinin arşivlerinde uzun mesailer harcar. Araştırmaları sırasında, 1915'te tehciri reddederek Musa Dağı'na çıkan ve 53 gün boyunca direnen Ermeni köylülerinin hikayesine rastlar. Bu gerçek olay, romandaki kurgusal iskeleti oluşturur. Werfel, o dönem hayatta olan Musa Dağı sağ kalanlarıyla ve Armin T. Wegner gibi Alman tanıkların notlarıyla çalışarak, Şam'da gördüğü o sakat çocukların aslında hangi yollardan gelerek oraya ulaştığının izini sürer.
![]() |
| Alma Mahler ve Franz Werfel |
Romanın önsözünde de belirttiği gibi, bu "mülteci çocukların sefil hali" ona, I. Dünya Savaşı sırasında Osmanlı İmparatorluğu'nda yaşanan ve binlerce Ermeni'nin tehcir emirlerine karşı koyarak Musa Dağı'nda kahramanca direnişini konu alan bu hikayeyi yazmasını sağlamıştır.
Werfel, eserini yazarken yalnızca bu duyguyla hareket
etmemiş, aynı zamanda 1915 yazında altı Ermeni köyünden yaklaşık 5.000 [15]
kişinin tehcir kararına uymayıp dağa çıkarak 53 gün boyunca Osmanlı
kuvvetlerine karşı verdiği fiili direnişi anlatan belgelere dayanmıştır. Olay, Batılı Müttefik savaş
gemileri tarafından direnişçilerin kurtarılmasıyla sonuçlanmıştı.
[15] 1915 yılının Temmuz ayında, Antakya bölgesindeki Yoğunoluk, Vakıflı, Hıdırbey, Kabusiye, Yuluklu, Bitias ve Hacıhabibli köylerine tehcir emri tebliğ edildiğinde, bölge sakinleri bir karar vermek zorunda kaldılar. Fransız terbiyesiyle yetişmiş ve o sırada memleketi olan Yoğunoluk’ta bulunan eski bir Osmanlı subayı olan Gabriel Bagradian (gerçek hayattaki karşılığı kısmen Movses Der Kalousdian’dır) önderliğinde, köylülerin büyük bir kısmı teslim olmayı reddetti. Yaklaşık 4.000 ila 5.000 civarında Ermeni köylüsü, yanlarına alabildikleri erzak, canlı hayvan ve sınırlı sayıdaki silahla Musa Dağı’nın sarp yamaçlarına çekildiler. Dağın coğrafi yapısı, sayıca ve mühimmatça üstün olan Osmanlı birliklerine karşı doğal bir kale görevi görmüştür. Direnişçiler, dağın stratejik noktalarında hendekler kazarak ve pusu alanları oluşturarak kendilerini savundular. Resmi tarih yazımında genellikle Franz Werfel’in romanına atıfla "40 gün" olarak anılsa da, gerçek direniş süreci yaklaşık 53 gündür. Bu süre zarfında dağdakiler hem Osmanlı ordusuyla çatışmış hem de açlık ve hastalıkla mücadele etmişlerdir. Bölgeye sevk edilen Osmanlı birlikleri ve yerel milisler, dağın sarp yamaçları ve direnişçilerin gerilla taktikleri nedeniyle kesin bir sonuç alamamışlardır. Dağdakilerin elindeki eski tüfekler ve sınırlı barut, stratejik bir savunma ile birleşince kuşatma uzamıştır. Dağda mahsur kalanlar, Akdeniz üzerinden geçen müttefik gemilerine seslerini duyurabilmek için büyük beyaz çarşaflara "Hristiyanlar Tehlikede: Yardım Edin" (Christians in Peril: Help) yazmışlar ve geceleri büyük ateşler yakmışlardır. 12 Eylül 1915 tarihinde, bölgede devriye gezen Fransız donanmasına ait Guichen kruvazörü bu işaretleri fark etti. Kısa süre sonra diğer Fransız ve İngiliz gemilerinin de katılımıyla (özellikle Jeanne d'Arc ve Desaix), dağdaki 4.000’den fazla kişi deniz yoluyla tahliye edildi. Kurtarılan grup, Mısır'ın Port Said limanına götürüldü ve savaşın sonuna kadar burada kurulan çadır kentlerde yaşadılar. Bu kişilerin bir kısmı daha sonra Fransız ordusu bünyesinde kurulan "Ermeni Lejyonu"na (Légion Arménienne) katılarak bölgeye geri dönmüştür.
Werfel, bir Yahudi olarak, yaklaşan Nazi tehlikesini de
sezinlemiş ve bu roman aracılığıyla sadece Ermeni halkının trajedisine ışık
tutmakla kalmamış, aynı zamanda zulme karşı direnişin evrensel bir sembolünü
yaratmıştır.
Franz Werfel'in Şam'daki bir halı fabrikasında karşılaştığı o
çocuklar, I. Dünya Savaşı döneminde yaşanan 1915 tehcir olaylarından sağ
kurtulmayı başarmış, ancak ailelerini ve evlerini kaybetmiş Ermeni mülteci
yetimlerdi.
Werfel, 1930 yılındaki Şam ziyareti sırasında bu çocukları
gördüğünde, onların açlıktan bir deri bir kemik kalmış, sefil ve bitkin
hallerinden derinden sarsılmıştır. Çocukların birçoğu sakatlanmış veya
hastalıklardan dolayı güçten düşmüştü.
Çocuklar, ağır koşullar altında bir halı fabrikasında
çalıştırılıyorlardı. Werfel'in tanıklığına göre, bu küçük yaşlardaki
mültecilerin fabrikadaki görüntüsü, bir halkın yaşadığı "kavranamaz
kaderin" ve uğradığı büyük haksızlığın somut birer kanıtı gibiydi.
Werfel, bu çocukların gözlerindeki ifadeyi ve fiziksel
çökmüşlüklerini gördükten sonra, yaşadığı bu dehşeti ve Ermeni halkının
tarihsel dramını dünyaya duyurma sorumluluğu hissetmiştir. Romanın önsözünde de
bu "sefil durumdaki mülteci çocukların" kendisini yazmaya iten asıl
kıvılcım olduğunu açıkça belirtmiştir.
Franz Werfel’in 1933 yılında yayımlanan ve dünya edebiyatının
en sarsıcı direniş destanlarından biri kabul edilen Musa Dağı’nda 40
Gün romanının önsözü, aslında bir yazarın kendi eserine vurduğu
"hakikat mührü" gibidir. Werfel, bu kısa ama son derece yoğun
metinde, bir kurgu yazarından ziyade, bir tanıklığı dünyaya duyurma sorumluluğu
üstlenmiş bir vicdan elçisi gibi konuşur.
"Açlıktan ölmek üzere olan, sakat kalmış, sefil
durumdaki göçmen çocukları."
Werfel, bu çocukların temsil ettiği trajedinin "bir
halkın akıl almaz kaderi" olduğunu anladığını belirtir. Önsözde, bu
çocukların yüzündeki acının kendisini bu romanı yazmaya "mahkûm
ettiğini" ve bu konuyu "ölüler ülkesinden çekip çıkarma" kararı
aldığını ifade ederken bu eserin sadece bir hayal ürünü olmadığını kanıtlamak
istercesine, önsözde tarihsel belgelere sadık kaldığını vurgular. Musa
Dağı’ndaki yedi Ermeni köyünün 1915 yılında gerçekleştirdiği direnişin gerçek
bir olay olduğunu, kahramanlıkların ve trajedilerin yaşanmışlığa dayandığını
belirtir. Bu vurgu, özellikle romanın yayınlandığı dönemde Türk ve Alman
makamlarından gelebilecek "uydurma" suçlamalarına karşı önceden
alınmış bir savunma siperidir.
![]() | |
|
Yazar, romanı [16] 1932 ile 1933 yılları arasında kaleme aldığını not düşer. Araştırmaları sırasında özellikle Viyana'daki Mechitarist Manastırı arşivlerinden ve o dönem hayatta olan görgü tanıklarının anlatılarından yararlandığını belirtir. Bu, Armin T. Wegner’in "Siz orada değildiniz, nasıl yazarsınız?" eleştirisine karşı, Werfel'in "Ben orada değildim ama belgelerle orayı kurguladım" deme şeklidir.
[16] Romanın yazma süreci ve Werfel’in faydalandığı temel kaynakların detayları: Werfel, romanı yazmaya Temmuz 1932’de başlamış ve Mart 1933’te tamamlamıştır. Bu dönem, Avrupa tarihinin en karanlık eşiklerinden biridir. Werfel, Viyana ve Breitenstein'daki evinde bu devasa eseri yazarken, Almanya'da Hitler iktidara gelmekteydi. Yazar, geçmişteki bir halkın yok edilişini yazarken, aslında kendi halkının (Yahudilerin) yaklaşan kaderini de hissediyordu. Bu "paralel trajedi" hissi, yazım sürecindeki dramatik dozu artırmıştır. Werfel’in en önemli veri kaynağı Viyana’daki Ermeni Mechitarist Manastırı ve buradaki rahiplerdir. Werfel bu manastırın zengin kütüphanesinde haftalarca vakit geçirmiş; 1915-1916 yıllarına ait diplomatik raporları, gazete kupürlerini ve bölgeden gelen mektupları incelemiştir. Manastırdaki rahiplerden Peder Tekeyan, Werfel’e hem tarihsel kronoloji hem de Ermeni gelenekleri, dini ritüelleri ve toplumsal yapısı hakkında detaylı bilgiler sunarak romanın kültürel dokusunu oluşturmasına yardım etmiştir. Direnişin kurtuluşla sonuçlanmasını sağlayan Fransız savaş gemisi Guichen ve Amiral Dartige du Fournet’nin rolü, Werfel için hayati bir kaynaktı. Fransız Denizcilik Bakanlığı’nın kayıtlarına ve kurtarma operasyonuna katılan subayların günlüklerine ulaşmıştır. Romanın sonundaki o meşhur kurtarılma sahnesi, bu askeri raporların neredeyse birebir kurgulanmış halidir. Werfel’in önemli kaynaklarından biri de Johannes Lepsius’un yayımladığı "Ermeni Halkının Durumu Üzerine Rapor" (Bericht über die Lage des armenischen Volkes) Werfel için bir el kitabı niteliğindeydi. Werfel, Osmanlı İmparatorluğu'nun o dönemki idari yapısını, tehcir kararlarının nasıl alındığını ve Enver Paşa ile Talat Paşa'nın rollerini büyük oranda Lepsius’un belgelerinden öğrenmiştir. Romanın en gerilimli bölümlerinden olan "Johannes Lepsius ile Enver Paşa'nın görüşmesi" sahnesi, Lepsius’un kendi anılarından yola çıkarak Werfel tarafından dramatize edilmiştir. 1930'da Şam'da gördüğü yetimlerin yanı sıra, Avrupa'da yaşayan ve Musa Dağı direnişinden sağ kurtulan bazı kişilerle de mülakatlar yapmıştır. Romanın başkarakteri Gabriel Bagratyan, aslında gerçek hayattaki direniş liderlerinden biri olan Moses Ter-Kalousdian’dan izler taşır. Werfel, bu liderlerin askeri stratejilerini ve dağdaki yaşam koşullarını bu tanıklıklar aracılığıyla kurgusuna yedirmiştir. Werfel, her ne kadar Wegner ile aralarında bir sitemleşme yaşanmış olsa da, Wegner’in 1915-1916 yıllarında çektiği ve o dönem Avrupa basınında yer alan sarsıcı fotoğraflardan görsel olarak beslenmiştir. Wegner'in tasvir ettiği "açlıktan ölmek üzere olan insanlar" ve "tozlu yollar", Werfel’in romanındaki atmosferin görsel temelini oluşturmuştur. Özetle; Franz Werfel, Musa Dağı’nda 40 Gün’ü yazarken bir yandan askeri stratejist, bir yandan ilahiyatçı, bir yandan da tarihçi gibi çalışmıştır. Bu titiz yazma süreci sayesinde roman, sadece edebi bir eser değil, aynı zamanda o dönem için bir "karşı-arşiv" niteliği kazanmıştır. Bu akademik derinlik, romanın yayımlandıktan sonra Türkiye Cumhuriyeti ve Nazi Almanyası tarafından neden bu kadar ciddiye alındığını ve yasaklandığını da açıklamaktadır.
Werfel önsözü yazarken Avrupa'da Nazizm yükselmekteydi.
Yazar, bu halkın başına gelenleri anlatırken aslında örtülü bir şekilde kendi
çağdaşlarına da sesleniyordu. Önsözün satır aralarında, organize devlet
şiddetine ve azınlıklara yönelik zulme karşı evrensel bir uyarı niteliği
sezilir. Bu yönüyle önsöz, romanın sadece geçmişi değil, yaklaşmakta olan
karanlık geleceği de kapsadığının bir ilanıdır.
Musa Dağı'nda 40 Gün Yayımlanmadan Önce
Franz Werfel'in Musa Dağı'nda 40 Gün adlı romanı,
1933 yılının Kasım ayında yayımlanmadan önce dünya sahnesi, hem yazarın ilham
kaynağı olan trajedilerle hem de Avrupa'nın kaderini değiştirecek karanlık
siyasi değişimlerle çalkalanıyordu. Bu roman, sadece geçmişteki bir direnişi
anlatmakla kalmamış, yayımlandığı dönemin yükselen tehditlerine karşı da bir
ayna görevi görmüştür.
Werfel romanı Temmuz 1932 ile Mart 1933 tarihleri arasında
yazarken, Almanya'da Adolf Hitler ve Nazi Partisi iktidara yürüyordu. Bir
Avusturya Yahudisi olan Werfel, romanında 1915'te Ermenilere uygulanan tehciri
anlatırken, aslında Avrupa'daki Yahudilerin yaklaşan felaketine dair bir
uyarıda bulunuyordu. Naziler, romanın yayımlanmasından kısa bir süre sonra
eseri "Alman karşıtı" ve "Yahudi propagandası" olarak
nitelendirerek meydanlarda yakmaya başladı.
Romanın yayımlanması sadece edebi değil, uluslararası bir
krize de yol açtı. Türkiye Cumhuriyeti, romanın içeriğinden ve özellikle de bir
film projesine (MGM stüdyoları tarafından) dönüşme ihtimalinden rahatsız oldu. Türkiye'nin
ABD Büyükelçiliği, kitabın içeriğinin "Türkiye'ye karşı olumsuz tavrı
körüklediğini" savunarak projenin engellenmesi için diplomatik notalar
verdi. Hollywood devlerinden Metro-Goldwyn-Mayer, kitabı filme çekmek için
haklarını satın aldı; ancak Türk hükümetinin yoğun baskıları sonucu bu proje on
yıllar boyunca askıda kaldı. [17]
[17] Türkiye Cumhuriyeti'nin Franz Werfel’in Musa Dağı'nda 40 Gün romanına ve özellikle MGM tarafından planlanan film projesine yönelik şiddetli muhalefeti, temelde devletin uluslararası imajını koruma, yeni kurulan Cumhuriyet'in meşruiyetine zarar gelmesini önleme ve diplomatik ilişkileri savunma kaygılarından kaynaklanıyordu. Genç Türkiye Cumhuriyeti, Osmanlı İmparatorluğu'nun son dönemindeki trajik olaylarla arasına mesafe koymaya çalışırken, bu tür eserlerin geçmişteki "Ermeni Sorunu"nu dünya kamuoyunda yeniden alevlendireceğinden endişe ediyordu. Türk yetkililer, romanın ve olası bir filmin, Türkler ile Ermeniler arasındaki eski husumetleri canlandıracağını ve Türkiye'nin uygar bir ulus olarak çizdiği yeni imajına zarar vereceğini savunuyordu. Türkiye'nin Washington Büyükelçisi Münir Ertegün, film projesinin Türkiye-ABD ilişkilerine ciddi zarar vereceğini açıkça ifade etti. Türkiye, Amerikan Dışişleri Bakanlığı (State Department) üzerinde yoğun bir diplomatik baskı kurarak, projenin "dostane bir ülkeye karşı yapılmış düşmanca bir hareket" olarak kabul edileceğini bildirdi. Türkiye, sadece diplomatik kanalları değil, ekonomik gücünü de bir koz olarak kullandı. Türk hükümeti, MGM'nin filmi çekmesi durumunda Amerikan filmlerine Türkiye'de boykot uygulanacağı ve hatta diğer Müslüman ülkelerin de bu boykota katılması için girişimlerde bulunulacağı tehdidini savurdu. Dönemin Amerikan film endüstrisi sansür kuruluşu olan Hays Ofisi'ne baskı yapılarak, MGM'nin projeden vazgeçmesi sağlandı. Türk tarafı, Franz Werfel’in romanını tarihsel bir gerçeklikten ziyade bir "propaganda aracı" olarak değerlendiriyordu. Romanın dünya çapında, özellikle Nazi Almanyası'nın yükseldiği bir dönemde azınlıkların zulüm görmesiyle paralellik kurulması, Türk dış politikasını ve tarih tezlerini zora sokan bir unsur olarak görülüyordu. Romanın içeriğine karşı Türkiye'de sadece devlet düzeyinde değil, sivil düzeyde de tepkiler oluştu. Örneğin, İstanbul'daki Ermeni ve Yahudi cemaatleri, devletle uyum içinde olduklarını göstermek ve olası bir gerginliği önlemek adına yazar Franz Werfel'in temsilî maketlerini yakarak kitabı protesto ettiler. Sonuç olarak; Türkiye'nin bu yoğun ve on yıllar süren "uzaktan sansür" kampanyası başarılı olmuş; MGM, Clark Gable gibi yıldız isimleri kadrosuna dahil etmeyi planladığı bu büyük bütçeli destansı film projesini iptal etmek zorunda kalmıştır. Romanın sinemaya uyarlanması ancak 1982 yılında, çok daha düşük bütçeli ve sınırlı bir yapımla gerçekleşebilmiştir.
Romanın yayımlandığı dönemde dünya ekonomisi 1929'da başlayan
ve 1930'ların başında zirveye ulaşan Büyük Buhran'ın pençesindeydi. Bu ekonomik
çöküş, Avrupa'da aşırı milliyetçi ve otoriter rejimlerin güçlenmesine zemin
hazırladı. Werfel'in romanı, tam da bu kaos ve tahammülsüzlük atmosferinin
ortasında, azınlık hakları ve direniş üzerine evrensel bir ses olarak
yükseldi. Musa Dağı'nda 40 Gün, bir yandan 1915'in tarihsel gerçekliğine
dayanırken, diğer yandan 1930'ların başındaki faşizm tehdidine karşı yazılmış
bir başkaldırı eseriydi. Kitap yayımlandığında, dünya artık I. Dünya Savaşı'nın
yaralarını sarmaya çalışan değil, II. Dünya Savaşı'nın eşiğine gelmiş bir
yerdi.
Romanın Yayınlama Aşamasına Gelişi ve Duyu(ru)lması
Franz Werfel’in 1915 yılında Musa Dağı’ndaki Ermeni
direnişini konu alan epik romanı üzerinde çalıştığını ve eserin tamamlanmak
üzere olduğunu dünyaya duyuran kişi, aynı zamanda sitem dolu mektubun da sahibi
olan Armin T. Wegner’dir.
Bu duyuru, 1932 yılının sonlarına doğru bizzat Wegner
tarafından yapılmış ve bu durum edebiyat dünyasında büyük bir yankı
uyandırmıştır. Olayın gelişimi ve Armin T. Wegner'in bu "erken
duyuruyu" yapma şekli ve nedeni konunun "gerçek uzmanı ve
tanığı" sıfatıyla, Werfel'in eseri üzerindeki hak iddialarını bir nevi
tartışmaya açmak için yapmıştır. Wegner, 1932 yılının sonlarında çeşitli
edebiyat çevrelerinde ve basın kanallarında Franz Werfel’in "Musa
Dağı’nda 40 Gün" isimli devasa bir romanı bitirmek üzere olduğunu
ilan etmiştir.
Wegner, bu duyuruyu yaptıktan hemen sonra veya duyuruyla eş
zamanlı olarak Werfel'e o meşhur sitemkar mektubunu yazmıştır. Bu mektupta
Wegner, Werfel’in konuyu kendisinden "çaldığını" ima etmiş ve asıl
şahitlik hakkının kendisinde olduğunu iddia etmiştir. Wegner'in bu sitemi,
aslında Werfel'in eserini kamuoyuna erkenden duyurarak bir nevi "edebi hak
iddia etme" çabasının bir parçasıdır.
2025 yılı perspektifinden bakıldığında, edebiyat tarihinin en
dramatik "fikri mülkiyet" ve "ahlaki otorite"
tartışmalarından biri olan bu mektup, sadece iki yazar arasındaki bir
anlaşmazlık değil, aynı zamanda bir trajedinin kime "ait" olduğu
sorusuna verilmiş sarsıcı bir yanıttır. Armin
T. Wegner’in 14 Aralık 1932 tarihinde Franz Werfel’e gönderdiği o meşhur ve
sitem dolu mektup, edebi bir hırsın ötesinde, bizzat şahit olunmuş bir acının
kurgusallaştırılmasına duyulan derin bir tepkinin belgesidir.
Bu süreçte Wegner'in duyurusu, bir bakıma istemeden de olsa
romanın reklamını yapmış ve eserin daha yayımlanmadan büyük bir merakla
beklenmesine vesile olmuştur. Werfel ise bu tartışmaların uzağında kalarak,
sanatın tanıklığın ötesine geçen evrensel dilini kullanmayı tercih etmiştir.
![]() |
| Franz Werfel'in el yazısı ve çizimiyle kitabın üçüncü bölümü |
Mektuptaki Temel Suçlamalar ve Sitemler
Wegner’in mektubu, son derece saygılı bir dille başlamasına
rağmen, satırlar ilerledikçe bir "hak gaspı" iddiasına ve derin bir
hayal kırıklığına dönüşür.
Wegner, Werfel'in bu konuyu ele alarak kendisinin on yılı
aşkın süredir yürüttüğü çalışmayı anlamsız kıldığını savunur. Werfel gibi dünya
çapında tanınan popüler bir yazarın bu konuya girmesi, Wegner'e göre
"pazarın kapanması" ve kendi özgün tanıklığının gölgede kalması
demektir.
Wegner, kendisinin bu acıyı yerinde gördüğünü, kızgın çölde
can veren çocuklara dokunduğunu ve bu yüzden konunun "manevi hak
sahibi" olduğunu iddia eder. Werfel'i
ise "konforlu masasında", başkalarının belgelerinden (ki bunların bir
kısmı Wegner'in kendi yayınları ve konferanslarıdır) yola çıkarak bir
"kurgu" üretmekle suçlar.
Mektupta Wegner, Werfel'e hitaben şu mealde sert bir soru
sorar: "Sizin bu konuya dokunmaya hakkınız var mı? Siz orada değildiniz." Bu,
edebiyat eleştirisinde hala tartışılan "Tanık olmayan biri, başkasının
acısını anlatabilir mi?" sorusunun en erken ve en sert örneklerinden
biridir.
Armin T. Wegner'in 1932 yılının sonlarında Franz
Werfel'e gönderdiği mektup [18],
sadece edebi bir sitem değil, aynı zamanda "tanıklık" ve
"mülkiyet" üzerinden şekillenmiş derin suçlamalar içeren bir
manifestodur. Wegner, bu mektupta Werfel'i hem ahlaki hem de profesyonel açıdan
sert bir dille eleştirmiştir.
[18] Armin T. Wegner’in Franz Werfel’e yazdığı meşhur, sitem dolu ve uzun mektubun Almanca orijinalleri günümüzde Almanya'nın Marbach am Neckar şehrinde bulunan Schiller Ulusal Müzesi ve Alman Edebiyat Arşivi (Schiller-Nationalmuseum und Deutsches Literaturarchiv) bünyesinde muhafaza edilmektedir. Mektubun tam metni uzun yıllar gizli kalmış veya sadece kısıtlı bir uzman çevresi tarafından bilinmiştir. Ancak 2019 yılında, Wegner Society of USA tarafından Almancadan İngilizceye çevrilmiş ve yazar Harut Sassounian tarafından çeşitli bölümler halinde (dört parça olarak) ilk kez geniş çaplı olarak yayımlanmıştır. Wegner, 12 Aralık 1932'de Meran'daki bir sanatoryumdan döndükten sonra Werfel'in romanı hakkında duyumlar almış ve bu uzun sitemi 14 Aralık 1932'de kaleme almıştır. Mektup, son derece resmi bir Almanca ile yazılmış olsa da Wegner'in kişisel kırgınlığını, hayal kırıklığını ve edebi kıskançlığını yansıtan "sert ve buyurgan" bir tona sahiptir. Werfel ve Wegner, Alman edebiyatının 20. yüzyıldaki iki önemli figürüdür. Özellikle Franz Werfel'in sürgüne gidişi ve Nazi döneminde eserlerinin yakılması, onun el yazmalarını ve mektuplaşmalarını tarihi birer "direniş belgesi" haline getirmiştir. Alman Edebiyat Arşivi, her iki yazarın da edebi mirasını koruma altına alarak, bu tartışmanın bir "edebi mülkiyet kavgası"ndan ziyade bir "insanlık trajedisine tanıklık yarışı" olduğunu gelecek nesillere aktarmaktadır. Bugün bu mektuplar, 2025 yılı itibarıyla edebiyat tarihçileri için "etik tanıklık" dersi olarak okutulmaktadır.
Wegner'in en temel ve meşhur suçlaması, Werfel'in olayları
bizzat yaşamamış olmasıdır. Mektupta mealen şu ifadeler yer alır:
Yetki Sorgulaması: Wegner, Werfel'e hitaben "Sizin
bu konuya dokunmaya hakkınız var mı? Siz orada değildiniz" diyerek,
bizzat şahit olunmayan bir acının kurgulanmasını ahlaki bir ihlal olarak
görmüştür.
"Dışarıdan Göz" Eleştirisi: Kendisinin Suriye çöllerinde
Ermenilerle birlikte açlık çektiğini ve ölümü fotoğrafladığını belirterek,
Werfel'in konuyu kütüphane arşivlerinden ve başkalarının anlatılarından (masa
başında) kurgulamasını "yüzeysel" bir yaklaşım olarak nitelemiştir.
Wegner, Werfel'in bu konuyu işlemesini, kendisinin yıllardır
üzerinde çalıştığı ve "hayatının projesi" olarak tanımladığı büyük
eserinden bir parça "çalmak" olarak görmüştür.
Emeğin Gaspı: Wegner, 1928'den beri Ermeni tehciri üzerine çok
ciltli bir roman serisi yazmak için sözleşme imzalamış ve Thomas Mann gibi
isimlerin desteğini almıştır. Werfel'in aniden ortaya çıkıp konuyu popüler bir
romanla dünyaya duyurmasını, kendi yıllar süren araştırmalarının ve
maddi-manevi emeğinin üzerine konmak olarak nitelendirmiştir.
Haksız Rekabet: Werfel'in o dönemdeki büyük edebi şöhretinin,
Wegner'in gerçek tanıklıklara dayanan ve daha ağır ilerleyen çalışmasını
gölgede bırakacağını savunan sitemkar bir tavır sergilemiştir.
Wegner'e göre Ermenilerin yaşadığı trajedi bir "roman
malzemesi" olamayacak kadar ağırdır.
Süsleme Suçlaması: Wegner, bir romancının dramatik
etki yaratmak için gerçekleri süsleyebileceğini veya değiştirebileceğini iddia
ederek, bunun tarihsel hakikate zarar vereceğini savunmuştur.
Yanlış Anlatım Korkusu: Werfel'in, bölge halklarının
(Türkler ve Ermeniler) psikolojisini ve Doğu'nun dinamiklerini tam olarak
kavrayamadığını, bu yüzden "tehlikeli bir labirente" girdiğini ve
olayları yanlış yansıtacağını ileri sürmüştür.
Wegner, mektubunda Werfel’in refah içindeki yaşamı ile kendi
yaşadığı maddi zorlukları karşılaştırmıştır.
"Tok Açın Halinden Anlamaz" İması: Kendisinin ailesini geçindirmek
için gazetecilik yapmak zorunda kaldığını ve bu yüzden romanını bitiremediğini,
oysa Werfel'in konforlu bir ortamda bu acıyı bir "başarı hikayesine"
dönüştürdüğünü sitemle vurgulamıştır.
Bu mektup, Armin T. Wegner’in duyduğu derin hayal
kırıklığının bir yansımasıdır; zira Wegner, 1915'in "sesi" olmayı bir
hayat görevi olarak üstlenmişken, bu sesin Werfel tarafından bir dünya
klasiğine dönüştürülmesini kabullenmekte zorlanmıştır.
Werfel’in Cevabı ve "Sanatın Otonomisi"
Franz Werfel, Wegner’in bu ağır mektubuna karşı nezaketini
korumuş ancak geri adım atmamıştır. Werfel, cevabında özetle şunu belirtmiştir:
Bir sanatçının esin kaynağına sınır konulamaz. Wegner'in
topladığı belgeler tarihseldir, ancak Werfel'in amacı bu belgeleri
"evrensel bir insanlık destanına" dönüştürmektir. Werfel, Wegner’in
hakikatini inkar etmez; aksine ondan beslendiğini kabul eder ama "Musa
Dağı" özelindeki direniş hikayesinin, Wegner'in genel sürgün anlatısından
farklı bir edebi odak noktası olduğunu savunur.
Bu mektup, Wegner için trajik bir sonun başlangıcı olmuştur.
Werfel'in kitabı 1933'te yayımlanıp küresel bir başarı kazanınca, Wegner kendi
projesini tamamlayamamış ve adeta sessizliğe gömülmüştür. Ancak tarihsel
olarak, Wegner'in fotoğrafları ve tanıklığı, Werfel'in romanının
"gerçeklik zeminini" oluşturmuştur.
Wegner, bu mektubu yazdıktan sadece aylar sonra, 1933'te
Hitler'e Ermenilere yapılanların aynısının Yahudilere yapılmaması için uyarı
dolu bir mektup yazmış ve bu cesareti nedeniyle toplama kampına gönderilmiştir.
Yani Wegner, sadece Ermenilerin değil, Werfel'in de dahil olduğu bir grubun
hakkını savunmak için kendi hayatını riske atmıştır.
Franz Werfel'in "Musa Dağ'da Kırk
Gün" eserini kaleme alırken ortaya koyduğu duruş ve "sanatın
otonomisi" (özerkliği) meselesi, hem kitabın yazılış amacını hem de
felaketin temsili konusundaki felsefi derinliği açıklar. Bu kavram, Werfel’in
Şam’daki halı fabrikasında karşılaştığı mülteci çocukların yarattığı şok
dalgasına verdiği entelektüel ve sanatsal bir yanıttır.
Werfel’in Yaklaşımı
1. Saf Estetiğin Reddi ve Sorumluluk
Werfel için sanat, sadece kendi içine kapalı bir güzellik arayışı değildir. Şam'da gördüğü sefil haldeki çocuklar, onu sanatın "fildişi kulesinden" inmeye zorlamıştır. Yazara göre, böylesine bir insanlık dramına tanık olduktan sonra sanatçı, "sanat sanat içindir" anlayışına sığınarak bu acıya sırtını dönemez. Bu noktada Werfel, sanatın otonomisini, felaketi görmezden gelmek için bir kalkan olarak değil; aksine, felaketi evrensel ve kalıcı bir dille anlatabilmek için bir araç olarak yeniden tanımlar.
2. Felaketin "Estetize" Edilmesi Değil,
"Temsil" Edilmesi
Sanatın otonomisi tartışmalarında Werfel'in cevabı şudur: Sanat, felaketi olduğu gibi (tüm iğrençliğiyle) kopyalamak zorunda değildir; ancak onu "yok olmaktan kurtaracak" sanatsal bir forma sokmalıdır. Werfel, 1930'da tanık olduğu mülteci çocukların trajedisini sadece bir gazete haberi olarak bırakmamış, onu edebi bir başyapıta dönüştürerek ölümsüz kılmıştır. Buradaki "otonomi", sanatın politik bir propaganda aracına dönüşmeden, insanlık onurunu ve direnişi savunan bağımsız bir ses kalabilme gücüdür.
Werfel, eserini yazarken sadece Ermenilerin yaşadığı tarihsel olayı (1915 Musa Dağı Direnişi) anlatmakla kalmamıştır. Bir Yahudi yazar olarak, 1930'ların başında Avrupa'da yükselen Nazi tehlikesini de bu "otonom" alan üzerinden görmüştür. Onun cevabı, sanatın geçmişteki bir felaketi anlatırken aslında gelecekteki felaketlere karşı bir erken uyarı sistemi işlevi görmesidir. Kitabın Naziler tarafından 1933 yılında yasaklanması ve meydanlarda yakılması, Werfel'in sanatsal otonomisinin ne kadar güçlü bir siyasi ve ahlaki sarsıntı yarattığının kanıtıdır.
4. "İnsansızlaştırmaya" Karşı Sanatın
İnsanileştirme Gücü
Werfel'in en çarpıcı cevaplarından biri şudur: "En korkunç şey bir halkın yok edilmesi değil, Tanrı'nın çocukları olan bir halkın 'insanlıktan çıkarılmasıdır' (dehumanized).". Sanat, otonom yapısı sayesinde, kurbanları sadece "istatistiksel birer sayı" olmaktan çıkarıp onlara tekrar isim, yüz, ruh ve onur kazandırır. Musa Dağ'da Kırk Gün, bu "insanileştirme" sürecinin en somut örneğidir.
Özetle; Werfel için sanatın otonomisi, dünyadan kopuk olmak demek değildir; aksine, dünyanın en acı gerçeklerini sanatın süzgecinden geçirerek onu her türlü sansürden ve unutuluştan kurtaracak bağımsız bir vicdan alanı yaratmaktır. Werfel'in fabrikadaki mülteci çocuklara cevabı, onların susturulmuş çığlığını edebi bir destana dönüştürerek tüm dünyaya duyurmak olmuştur.
"Musa Dağ'da Kırk Gün" Romanı Sonrası Dünyadaki Yankısı
Franz Werfel'in romanı, 1933 yılında yayımlandığı andan
itibaren dünya genelinde büyük bir yankı uyandırmış ve hem edebi hem de siyasi
tarihin en etkili eserlerinden biri haline gelmiştir. Bu yankıları birkaç ana
başlıkta toplamak mümkündür:
Roman, yayımlandığı dönemde pek çok dile çevrilmiş ve
uluslararası bir "bestseller" olmuştur. Eser, modern dönemde bir
devlet eliyle gerçekleştirilen soykırımı ve buna karşı gösterilen direnişi konu
alan ilk büyük romanlardan biridir. Werfel'in bu çalışması, o döneme kadar
dünyanın büyük ölçüde sessiz kaldığı Ermeni halkının trajedisini küresel
kamuoyunun gündemine taşımıştır.
Roman, Almanya'da yayımlandıktan kısa bir süre sonra, 1933
yılında iktidara gelen Naziler tarafından "Alman karşıtı duyguları
kışkırttığı" gerekçesiyle yasaklanmıştır. Werfel'in diğer eserleriyle
birlikte bu kitap da meydanlarda yakılan kitaplar arasında yer almıştır.
Naziler, bir halkın devlet zulmüne karşı direnişini anlatan bu hikayenin kendi
politikaları için tehlikeli bir emsal teşkil ettiğini düşünmüşlerdir.
Romanın en sarsıcı yankılarından biri, İkinci Dünya Savaşı
sırasında Yahudi gettolarında yaşanmıştır. Musa Dağı'ndaki Ermenilerin kuşatma
altındaki imkansız direnişi, Varşova Gettosu ve diğer gettolarda mahsur kalan
Yahudiler için bir umut ve direniş el kitabı haline gelmiştir. Genç
Yahudi direnişçiler, romanı gizlice elden ele dolaştırmış ve oradaki
stratejilerden ilham almışlardır. Bu durum, sanatın bir halkın acısını
anlatırken başka bir halkın kurtuluş mücadelesine nasıl yakıt sağlayabileceğinin
tarihteki en çarpıcı örneklerinden biridir.
Yeni kurulan Türkiye Cumhuriyeti’ndeki Yankısı
Franz Werfel'in Musa Dağı'nda 40 Gün adlı eseri 1933 yılında yayımlandığında,
Türkiye'de büyük bir infial, diplomatik kriz ve sert bir sansür dalgasıyla
yankılanmıştır. Yeni kurulan Türkiye Cumhuriyeti, bu romanı sadece bir edebi
metin olarak değil, ulusal imajına ve resmi tarih tezine doğrudan bir saldırı
olarak görmüştür.
Romanın yayımlanmasından kısa bir süre sonra, Ankara hükümeti
eseri sakıncalı bularak Türkiye'ye girişini ve dağıtımını resmen yasaklamıştır.
1934 yılında Bakanlar Kurulu kararıyla kitabın ülkeye sokulması yasaklanmış, bu
yasak on yıllar boyunca devam etmiştir. Dönemin Türk basını, romanı
"Ermeni propagandası" ve "Türkiye aleyhine uydurulmuş
yalanlar" olarak nitelendiren yoğun bir kampanya başlatmıştır. Son
Posta gibi gazeteler, eserin Türk milletini barbar göstermeye çalıştığını
savunarak halkı ve uluslararası müttefikleri protestoya çağırmıştır. Romanın
dünya genelinde 18 dile çevrilerek en çok satanlar listesine girmesi,
Türkiye'deki "savunma" refleksini daha da sertleştirmiş; esere karşı
çıkan profesyoneller ve iş insanları yurtdışındaki meslektaşlarına mektuplar
yazarak kitabın yarattığı "kötü izlenimi" silmeye çalışmışlardır. Yaratılan
siyasi baskı ortamında, İstanbul'daki bazı azınlık cemaatleri de romanın
içeriğini kınayan bildiriler yayımlamak zorunda kalmıştır.
![]() |
| Cumhuriyet gazetesinin 16 Aralık 1935 tarihli haberi |
Özellikle İstanbul'daki Ermeni ve Yahudi cemaatlerinin bazı temsilcileri, devletle olan bağlarını teyit etmek ve olası toplumsal gerilimleri önlemek adına Franz Werfel'in romanını ve iddialarını reddeden açıklamalarda bulunmuşlardır. Bazı kaynaklarda, yazarın temsili maketlerinin yakıldığına dair protestolardan da bahsedilmektedir.
Türkiye'deki asıl büyük yankı, 1935 yılında Hollywood
devi MGM'nin (Metro-Goldwyn-Mayer) romanı filme çekmek istemesiyle
yaşanmıştır. Türk hükümeti, Washington Büyükelçisi Münir
Ertegün aracılığıyla Amerikan Dışişleri Bakanlığı üzerinde muazzam bir
diplomatik baskı kurmuştur. Türkiye, MGM filmlerini ülkede tamamen yasaklamakla
ve bölge ülkelerini (Yunanistan, Bulgaristan, Yugoslavya) ortak bir boykota
çağırmakla tehdit etmiştir. Bu sert tutum sonucunda MGM, Clark Gable'ın
başrolde oynayacağı büyük bütçeli projeyi iptal etmek zorunda kalmıştır.
Özetle; 1933 yılında eserin Türkiye'deki yankısı;
"ulusal savunma" içgüdüsüyle hareket eden bir reddiye,
diplomatik kanallarla yürütülen bir sansür ve basının öncülük ettiği
bir toplumsal kınama şeklinde olmuştur. Bu olay, genç Türkiye
Cumhuriyeti'nin dış politikadaki ilk büyük kültürel krizlerinden biri olarak
tarihe geçmiştir
Roman, dünyada 1933’te yayımlanmış olmasına rağmen,
Türkiye’de tam metin olarak yayımlanması için aradan onlarca yıl geçmesi
gerekmiştir. Belge Yayınları [19],
eseri yayımladığında sadece bir roman değil, beraberinde getirdiği tarihsel
tartışmaları da piyasaya sürmüştür. Franz Werfel’in Musa Dağı’nda 40
Gün adlı eserinin Türkiye’deki yayın serüveni, sadece edebi bir metnin
tercümesi değil, aynı zamanda Türkiye’nin düşünce özgürlüğü ve resmi tarih
teziyle yüzleşme tarihinin en kritik köşe taşlarından biridir. Bu sürecin
merkezinde yer alan Belge Yayınları ve kurucusu Ragıp Zarakolu
ve eşi Ayşenur Zarakolu, eseri yayımlayarak edebi bir eylemin ötesinde siyasi
ve hukuki bir risk üstlenmişlerdir.
[19] Kitabın yayımlanmasıyla birlikte yayınevi hakkında "devletin askeri kuvvetlerini aşağılamak" veya "halkı kin ve düşmanlığa tahrik etmek" gibi suçlamalarla çok sayıda dava açılmıştır. Bu davalar, yayınevi üzerinde ekonomik ve idari bir baskı oluşturma amacı taşımıştır. Ragıp Zarakolu ve eşi Ayşenur Zarakolu, Werfel’in bu devasa eserini Türkçe literatüre kazandırmayı, "resmi ideolojinin dışladığı hakikatleri belgelendirme" misyonunun bir parçası olarak görmüşlerdir.
Bugün artık Musa Dağı’nda 40 Gün, Türkiye’deki birçok
büyük kitapçıda ve kütüphanede bulunabilen, üzerinde akademik tezler yazılan
bir eser haline gelmiştir. Belge Yayınları’nın açtığı bu sancılı yol, eserin
"yasaklı ve tehlikeli" bir metinden, "tarihsel ve edebi bir
klasik" seviyesine evrilmesini sağlamıştır. Özetle; Belge
Yayınları’nın bu romanı yayımlama süreci, Türkiye’nin demokratikleşme
sancılarının ve ifade özgürlüğü mücadelesinin bir özetidir. Werfel’in romanı,
Zarakolu’nun cesareti sayesinde Türkiye’de sadece bir kitap olarak kalmamış,
toplumsal hafızanın üzerindeki tozlu perdeleri aralayan bir anahtar görevi
görmüştür.
Genocide" (Soykırım)
Hukukçu Raphael Lemkin’in 1944 yılında
"genocide" (soykırım) terimini kavramsallaştırırken ve uluslararası
hukukta bir suç olarak tanımlanması için çalışırken en çok etkilendiği edebi ve
tarihsel kaynaklardan biri Franz Werfel'in Musa Dağı'nda 40
Gün romanıdır.
Polonya asıllı Yahudi bir hukukçu olan Lemkin, gençlik
yıllarından itibaren Ermeni tehciri ve katliamları üzerine okumalar yapmıştır.
Werfel'in 1933'te yayımlanan romanı, bu olayları dünya kamuoyuna en çarpıcı
şekilde duyuran eser olarak Lemkin'in düşünce yapısını derinden etkilemiştir. Lemkin,
romanın da anlattığı üzere, bir devletin kendi vatandaşlarını sistematik olarak
yok etmesine rağmen uluslararası hukukun buna müdahale edememesinden (devlet
egemenliği ilkesi nedeniyle) büyük rahatsızlık duymuştur. Werfel'in romanı, bu
"cezasızlık" ve "uluslararası toplumun çaresizliği"
temasını Lemkin için somut bir vaka haline getirmiştir.
![]() |
| Musa Dağı Hıdır Pek köyündeki ünlü efsanevi ağaç etrafında toplanmış Ermeniler. |
Lemkin, İkinci Dünya Savaşı sırasında Nazi Almanyası'nın
işgal ettiği Avrupa'daki uygulamalarını (Holokost) ve Birinci Dünya Savaşı
sırasındaki Ermeni vakasını birleştirerek, bu tür sistematik yok etme
eylemlerini tanımlamak için Grekçe "genos" (soy/ırk) ve Latince
"cide" (öldürmek) kelimelerini
birleştirip "genocide" terimini türetmiştir.
Lemkin, çeşitli yazılarında ve biyografik notlarında,
Werfel’in romanının Ermeni halkına yönelik sistematik zulmü betimleme
biçiminin, kendisinin soykırımı sadece "fiziksel öldürme" değil, aynı
zamanda bir halkın kültürel, sosyal ve ekonomik temellerinin koordineli bir
planla yok edilmesi şeklinde tanımlamasına yardımcı olduğunu
belirtmiştir.
Sonuç olarak; Werfel'in romanı, Lemkin için sadece bir
edebi eser değil, "soykırım" suçunun kodlanması ve 1948 Birleşmiş
Milletler Soykırım Sözleşmesi'ne giden yolda temel bir "entelektüel ve
vicdani pusula" görevi görmüştür.
"Musa Dağ'da Kırk Gün", sadece bir roman değil; bir
halkın sesini dünyaya duyuran, tiranlara korku salan ve ezilen halklara direnme
gücü veren küresel bir sembol haline gelmiştir. 2025 yılı itibarıyla, eser hala
insanlık onuru, devlet şiddeti ve direniş üzerine yapılan tartışmaların
merkezinde yer almaya devam etmektedir.
Sonuç Olarak…
Armin T. Wegner ve Franz Werfel arasındaki ilişki,
"felaketin temsili" konusunda tarihin en ilginç entelektüel
çatışmalarından birini temsil eder. Bu çatışma, bir tanıklığın (Wegner) bir
sanat eserine (Werfel) dönüşme sürecindeki hak sahipliği ve temsil yetkisi
tartışmasıdır.
Sonuç olarak bu iki isim arasındaki gerilim ve çatışma
hakkında şu temel noktalar söylenebilir:
1. Tanıklık ve Sanatın "Sahiplik" Çatışması
Armin T. Wegner, I. Dünya Savaşı sırasında bizzat cephede bulunmuş, tehcire tanıklık etmiş ve yasak olmasına rağmen çektiği fotoğraflarla bu süreci dökümante etmiş bir birinci el tanıktır. Werfel romanı yazmaya karar verdiğinde, Wegner ona açıkça bu kitabı yazmamasını rica etmiştir. Wegner’in temel argümanı şuydu: Olayı bizzat yaşayan, o topraklarda bulunan ve belgeleri toplayan kişi kendisidir; bu büyük trajediyi anlatmak "tanığın" hakkı ve sorumluluğudur.
2. "Gözlemci"ye Karşı "Sanatçı"
Bu çatışma aslında metodolojik bir ayrımı yansıtır:
- Wegner’in
Yaklaşımı: Olayı belgelerle, fotoğraflarla ve görgü tanıklığıyla bir
"gerçeklik" olarak sunma çabasıdır. Wegner, bu konuyu dört
ciltlik devasa bir eserle anlatmayı planlıyordu ancak bu projesini
tamamlayamadı.
- Werfel’in
Yaklaşımı: Werfel olayı gazetelerden ve kütüphane tozlu raflarındaki
Fransız savunma bakanlığı belgelerinden öğrenen bir "dış
gözlemci" idi. Ancak Werfel, bu ham veriyi kurgunun ve metaforun
gücüyle bir evrensel direniş destanına dönüştürdü. Werfel’in
cevabı, sanatçının malzemeyi seçmediği, malzemenin (konunun) sanatçıyı
seçtiği yönündeydi.
3. Pragmatik Sonuç: Kalıcılık ve Etki
Tarihsel perspektiften bakıldığında, Wegner’in fotoğrafları bugün en önemli görsel kanıtlar olarak kabul edilirken; Werfel’in romanı, konuyu dünya kamuoyunun vicdanına taşıyan esas araç olmuştur. Wegner’in Werfel’e yazdığı "yazma" çağrısına rağmen, Werfel’in geri adım atmaması, bugün Ermeni meselesinin ve direnişinin dünya edebiyatında en çok bilinen eserle temsil edilmesini sağlamıştır. Wegner’in planladığı büyük eser bitirilememişken, Werfel’in romanı 1933’te yayımlanarak küresel bir yankı yaratmıştır.
4. Sonuç Olarak: Birbirini Tamamlayan İki Kutup
Bu çatışma aslında bir rekabetten ziyade, tarihin nasıl kaydedildiğine dair bir iş bölümü olarak görülebilir. Wegner belleği (arşivi) inşa etmiş, Werfel ise bu bellekten anlamı (sanatı) üretmiştir. Wegner'in engelleme çabası, trajedinin "estetize edilerek" gerçekliğinden koparılması korkusuydu; ancak Werfel'in eseri, aksine bu gerçekliği Nazilere karşı bir direniş sembolü haline getirerek siyasi bir güç kazandırdı.
Bu iki dev ismin çatışması, sanat dünyasında "bir acının hikayesini anlatmaya kimin hakkı vardır?" sorusunu sormaya devam etse de, sonuçta biri belgeleyerek, diğeri ise kurgulayarak aynı insanlık dramının unutulmamasını sağlamıştır.
Önemli bir açıklama:
Bu makale geleneksel yöntemleri bir kenara bırakıp, yapay zeka araçlarını bir "düşünce ortağı" (co-pilot) olarak konumlandırdığı bir çalışma ortamında kaleme alındı. Biçim oluşturma, dil bilgisi kontrolü, üslup ayarlama ve kaynak tarama gibi zaman alan süreçlerde yapay zeka kullanıldı.
KI-Modus ne kadar gelişmiş olursa olsun, makalenin "ruhunu" veren hâlâ insandır. İnsan dokunuşunun önemini vurgulamaya gerek yok!
KI-Modus ile yazarken, kendimi sadece bir "kelime işçisi" değil, bir "kuratör" olarak algıladım. „Musa Dağın'da Kırk Gün“ Ekseninde "Fikri Mülkiyet" ve "Tarihsel Tanıklık" Gerilimi adlı makaleyi hazırlarken yapay zeka bana binlerce olasılığı ekranıma taşıdı; ancak hangisinin doğru, etik ve etkileyici olduğuna karar veren yine ben oldum.
Makalenin "ruhunu" oluşturan şey, bu seçimlerin arkasındaki özgün bakış açısının olması. Makayi tasarlamadan önce alt kısımdaki kitaplardan aldığım notlar makalenin ana hatlarını oluşturduğunu vurgulamak isterim.
İlhami YAZGAN / 30.12.2025 / Köln
- Hitler'e Mektup: Armin T. Wegner'in Hikayesi Taschenbuch – 1. Juni 2018 Türkisch Ausgabe von Gabriele Nissim (Autor), Suna Kılıç (Übersetzer)
- Armin T. Wegner und die Armenier: Anspruch und Wirklichkeit eines Augenzeugen Taschenbuch Martin Tamcke
- Beihilfe zum Völkermord: Deutschlands Rolle bei der Vernichtung der Armenier Gebundene Ausgabe – 25. Februar 2015 von
- Armin T. Wegner. Schriftsteller – Reisender – Menschenrechtsaktivist. Eine Publikation der
- Armin T. Wegner Gesellschaft zu seinem 125. Geburtstag Herausgegeben von Johanna Wernicke-Rothmayer
- Yves Ternon Ermeni Tabusu Belge Yayınları
- Wolfgang Gust Alman Belgeleri Ermeni Soykırımı 1915-16 Belge Yayınları
- Armenier_Mitteilungen der Deutschen Orient
- Die Bagdadbahn 1900
- Jahrbuch der Deutsch Orient-Mission Lepsius Johannes 1858-1926 Deutschland und Armenien 1914-1918 Sammlung diplomatischer Aktenstücke











1 yorum:
Yorum Gönder