12 Nisan 2026 Pazar

I - Johannes Scherr’in Kaleminden Şeyh Bedreddin ve Börklüce Mustafa (İlhami YAZGAN)


1871’de Leipzig’de yayımlanan Bir Türk Kurtarıcı (Ein türkischer Heiland) adlı metin, 19. yüzyılın en üretken, aykırı ve entelektüel tarihçilerinden biri olan Johannes Scherr tarafından kaleme alınmış derinlikli bir tarihsel analizdir. Scherr, yalnızca akademik sınırlarla kısıtlı kalmış bir tarihçi değil, aynı zamanda Alman edebiyatının keskin dilli, tavizsiz bir kültür eleştirmeni ve hiciv ustası olarak tanınır. Onu dönemdaşlarından ayıran en temel özellik, 1848 devrimlerinin ateşli atmosferine bizzat katılmış, kendisini "radikal demokrat" olarak tanımlamış olmasıdır.

İki Farklı Bakış, Tek Bir İsyan

Barikatlardaki devrimci geçmişi, onun Şeyh Bedreddin ve Börklüce Mustafa gibi "alt tabaka isyanlarına" yönelik bakış açısını, sorgulanması gereken özgün bir noktaya taşır. Scherr’in anlatısında iki zıt kutup aynı anda varlık gösterir: Bir yanda halkın çektiği derin sefaleti, maruz kaldığı adaletsizliği ve "moral anarşi" içindeki çırpınışlarını iliklerine kadar hisseden bir devrimcinin duyarlılığı; diğer yanda ise kitlelerin kontrolsüz fanatizminden, mucizelere olan körü körüne inancından ve toplumsal yapıları yerle bir eden yıkıcı enerjisinden dehşete düşen, düzen meraklısı bir muhafazakarın soğukkanlılığı sezilir. Bu paradoksal yaklaşım Scherr’in kalemini hem sarsıcı hem de son derece analitik kılar. O, isyanın kalbindeki insancıl özü görürken, aynı zamanda bu özün nasıl bir kaosa dönüşebileceğini usta bir tarihçi titizliğiyle gözler önüne serer.


Bir yazar ve çevirmen olarak, yıllar önce Johannes Scherr’in bu çalışmasını irdelediğimde öfkeye kapılmadığımı söylersem kendime olan saygımı kaybederim. Scherr’in bu makalesiyle ilk kez, 2016 yılında İzmir Büyükşehir Belediyesi Akdeniz Akademisi tarafından düzenlenen Uluslararası Börklüce Mustafa Sempozyumu için hazırlık yaparken karşılaştım. İsyanın 600. yıldönümü vesilesiyle gerçekleşen o sempozyumda, Scherr’in bu makalesinden kısaca bahsetmiş ve o dönem üzerinde çalıştığım Leopold Schefer’in 1840 tarihli Güneşin Altında Çarmıha Gerilenler romanına öncelik tanımıştım. Ancak Scherr’in makalesini, bir gün detaylıca çalışacağımı bildiğim için kutsal bir emanet gibi arşivimde saklamaya devam ettim.

Leopold Schefer ve Johannes Scherr, 15. yüzyıl Anadolu’sunda patlak veren bu büyük isyanı Alman edebiyatına taşıyan iki dev isimdir. Her iki yazar da bu tarihsel olayı Avrupa okuruna tanıtmış olsa da, isyanı ele alış biçimleri, ideolojik vurguları ve edebi üslupları açısından birbirlerinden keskin çizgilerle ayrılırlar.

Leopold Schefer, Güneşin Altında Çarmıha Gerilenler eserinde meseleye daha romantik, mistik ve hümanist bir pencereden bakar. Schefer için bu hareket, her şeyden önce evrensel bir kardeşlik ütopyasıdır. İsyancıların mülkiyeti reddeden ortaklaşmacı düzenini ve farklı dinlerden insanların bir arada yaşama iradesini lirik bir dille yüceltir. Schefer’in anlatısında Börklüce Mustafa ve müritleri, yalnızca siyasi figürler değil, insanlık onuru ve inanç özgürlüğü uğruna kendilerini feda eden "kutsal kurbanlar"dır. Eserin odağında trajik bir sonun yarattığı derin duygusal atmosfer vardır; olaylar adeta dinsel ve ahlaki bir destan havasında işlenir.

Buna karşılık Johannes Scherr, konuyu bir kültür tarihçisi kimliğiyle, sosyo-politik ve sınıfsal bir karakterde ele alır. Bedreddin hareketini Avrupa’daki köylü isyanlarıyla (Bauernkriege) paralel bir düzlemde değerlendiren Scherr için bu başkaldırı; feodal sömürüye, merkezi otoritenin baskısına ve dogmatik yapıya karşı halkın rasyonel bir hak arayışıdır. Schefer’in mistik ve duygusal yaklaşımının aksine Scherr, isyanın ekonomik gerekçelerini ve toplumsal dinamiklerini analiz eder. Onun metinlerinde olay, dünya tarihindeki özgürlük ve demokrasi mücadelelerinin bir öncüsü olarak konumlandırılır.

Temel farklılıklar tam da bu noktada kristalleşir: Schefer isyanı "gönüllerin ve inançların birleştiği bir kardeşlik sofrası" olarak betimlerken; Scherr bunu "ezilen sınıfların örgütlü bir politik direnç odağı" olarak görür. Schefer’de trajedi ve fedakarlık teması ağır basarken, Scherr’de devrimci potansiyel ve toplumsal değişim vurgusu ön plandadır. Birincisi okuru duygusal bir katarsis yaşamaya davet ederken, ikincisi tarihsel bir bilinç oluşturmayı hedefler. Sonuç olarak her iki yazar da Şeyh Bedreddin isyanını Doğu’nun karanlığında parlayan bir ışık olarak nitelese de Schefer bu ışığı insancıl bir inanç, Scherr ise yanmayan bir meşale olarak tanımlamıştır.

Bir Türk Kurtarıcı (Ein türkischer Heiland)` ın  Yazıldığı Dönem ve Bağlam

Metin, Avrupa’da sosyalizmin ve komünizmin ilk kez modern siyasi teoriler ve somut toplumsal hareketler olarak yükseldiği 1870'li yılların fırtınalı atmosferinde kaleme alınmıştır. Johannes Scherr, 15. yüzyıl Osmanlı coğrafyasında patlak veren bu büyük isyanı asla tesadüfen bir konu olarak seçmemiştir. Onun asıl amacı, kendi döneminin Avrupa’sında hararetle tartışılan "mülkiyet ortaklığı", "sınıfsal eşitlik" ve "devrim" gibi radikal fikirlerin kökenlerini ve olası sonuçlarını tarihsel bir laboratuvarda incelemektir.

Scherr, 450 yıl önce Anadolu ve Rumeli topraklarında yaşanan bu dramatik olayı, aslında kendi yüzyılına tutulan dev bir ayna olarak kullanır. Karaburun Yarımadası'ndaki dervişlerin mülkiyet konusundaki radikal duruşu ile 19. yüzyılın sanayi toplumundaki işçi sınıfı hareketleri arasında ürkütücü ve bir o kadar da ilgi çekici paralellikler kurar. Bu tarihsel kıyaslama üzerinden Scherr, döneminin yükselen ideolojilerini eleştirirken, insanlığın toplumsal adalet arayışının ve bu arayışın beraberinde getirdiği trajedilerin ne denli kadim ve evrensel olduğunu gözler önüne serer. Onun anlatısında Şeyh Bedreddin ve Börklüce Mustafa, sadece Osmanlı tarihinin figürleri değil, aynı zamanda modern dünyanın siyasi sancılarının tarihsel birer öncüsü olarak karşımıza çıkar.

Neden Bu Konuyu İşledi?

Johannes Scherr’in bu derinlikli konuyu seçmesinin arkasında, tarihçiliğini aşan üç temel ve sarsıcı neden yatmaktadır. İlk olarak Scherr, evrensel bir kalıp arayışı içindedir; onun gözünde Börklüce Mustafa veya Şeyh Bedreddin, yalnızca Osmanlı tarihine hapsolmuş yerel figürler değil, tarihin her kritik eşiğinde, kitlelerin çaresizliğinden doğan o kadim "müstakbel kurtarıcılar" tipolojisinin evrensel birer temsilcisidir. İkinci olarak, bu anlatı keskin bir siyasi uyarı niteliği taşır. Scherr, kendi döneminin yükselen sosyalist liderlerini, özellikle Lassalle ve Saint-Simon gibi isimleri hedef tahtasına koyarak, mülkiyet birliği ve mutlak eşitlik vaat eden romantik hareketlerin, nasıl kaçınılmaz bir şekilde kanlı bir tiranlığa veya toplumsal bir yıkıma evrildiğini tarihsel bir kanıtla ortaya koymak ister. Son olarak, bir kültür tarihçisi merakıyla, Anadolu topraklarının o eşsiz kültürel melezliğini analiz eder. İslam, Hristiyanlık ve Museviliğin mistik bir potada nasıl birleşebildiğini, bu senkretik yapının bir imparatorluğun sarsılmaz sanılan temellerini nasıl derinden sarstığını hayranlık ve hayretle karışık bir üslupla inceler.

Dolayısıyla okuyucu için bu metin, sadece tozlu raflardan gelen kuru bir tarih kronolojisi değildir. Aksine; felsefe, din sosyolojisi ve siyaset teorisinin ustalıkla iç içe geçtiği, Karaburun’un sarp ve hırçın kayalıklarından başlayıp 19. yüzyıl Avrupa’sının entelektüel salonlarına kadar uzanan, zamanı ve mekanı aşan muazzam bir entelektüel yolculuktur.

Ortak Mülkiyet ve Mistisizm: 15. Yüzyıl Anadolu’sunda Ütopik Bir Başkaldırı

Osmanlı İmparatorluğu’nun 1402 Ankara Savaşı sonrasında içine düştüğü derin kaos dönemi, sadece bir taht kavgası veya siyasi otorite boşluğu değil; aynı zamanda toplumun iliklerine kadar işleyen bir toplumsal ve moral çöküşün başlangıcıdır. "Fetret Devri" olarak adlandırılan bu süreç, merkezi devlet mekanizmasının parçalanmasıyla birlikte halkı hem maddi hem de manevi bir sahipsizlik girdabına sürüklemiştir. Sosyolojik bir perspektiften bakıldığında, toplumun mevcut tüm normlarını ve değer yargılarını yitirdiği bu "anomi" ortamı, geleneksel düzenin dışına taşan radikal fikirlerin ve kitleleri peşinden sürükleyecek karizmatik liderlerin doğması için tarihin gördüğü en elverişli zeminlerden birini hazırlamıştır. Halkın, içine düştüğü zifiri karanlıkta "artık daha kötüsü olamaz" diyerek kapıldığı o büyük umutsuzluk, onları yeri geldiğinde mezara kadar götürebilecek kadar naif ama bir o kadar da sarsılmaz bir inanç sistemine tutunmaya itmiştir; yazarın bu durumu betimlemek için kullandığı o etkileyici ifadeyle, kitleler adeta "yeşil bir tüy"e tutunarak kurtuluş aramıştır.

Bu çalışma, Johannes Scherr’in keskin ve analizci perspektifinden, 15. yüzyılın ilk çeyreğinde Osmanlı coğrafyasında vuku bulan Şeyh Bedreddin hareketini ve özellikle bu hareketin Ege kanadını yöneten Börklüce Mustafa isyanını geniş bir analitik çerçevede ele almaktadır. Fetret Devri’nin yarattığı o derin otorite boşluğu ve toplumsal çöküntü ortamında filizlenen bu hareket, Scherr’in anlatısında basit bir köylü ayaklanması ya da yerel bir başkaldırı olmanın çok ötesine geçer. Bu hareket; İslam, Hristiyanlık ve Museviliği mistik bir potada eriten "dinler arası senkretizm", mülkiyetin sınırlarını zorlayan "ortak mülkiyet" fikri ve mevcut düzeni kökten değiştirmeyi hedefleyen radikal bir siyasi dönüşüm projesidir. Scherr, bu tarihsel hadiseyi Osmanlı tarihindeki sıradan bir asayiş sorunu olarak değil; derin kültürel, toplumsal ve hatta felsefi etkileri olan, toplumsal yapının adeta uçuruma karşı yaptığı o riskli ve radikal "sıçrayış" yani bir "kırılma noktası" (Salto Mortale) olarak konumlandırır .

Börklüce Mustafa ve Karizmatik Liderliğin Mistik Boyutu

Karaburun Yarımadası’nın sarp ve geçit vermez coğrafyasında, Stylarios Dağı’nın eteklerinde kök salan bu hareket, merkezine Börklüce Mustafa (halk arasındaki adıyla Dede Sultan) figürünü alarak sıradan bir köylü isyanının çok ötesinde, derin bir mistik kimlik kazanmıştır. Johannes Scherr, Börklüce’yi Alman edebiyatçı Leopold Schefer’in "Der Gekreuzigte" (Güneşin Altında Çarmıha Gerilenler ) adlı eserindeki betimlemelerle ilişkilendirerek, onu hem stratejik bir askeri kumandan hem de karizmatik bir "Mesih/Kurtarıcı" figürü olarak tanımlar. Scherr’e göre Börklüce, davasına olan sarsılmaz içsel inancı sayesinde kitleleri peşinden sürüklemiş; "bir saçmalığın mucize yaratması için önce kendine inanması gerekir" felsefesiyle, imkansız görünen bir toplumsal dönüşümü mümkün kılmıştır.

Hareketin temel taşını oluşturan ekonomik radikalizm ve ahlaki üstünlük anlayışı, mülkiyetin bireysellikten arındırılıp toplumsallaştırılmasını öngören "yarin yanağından gayrı her şeyin ortak olması" felsefesine dayanmaktadır. Scherr, bu kolektif yaşam modelini 19. yüzyılın Saint-Simoncu sosyalizminden ve Charles Fourier’nin ütopik teorilerinden keskin bir şekilde ayırır. Börklüce’nin sistemini bu modern teorilerden üstün kılan temel unsur, evlilik ve aile kurumuna dokunmayarak kadınları ortak mülkiyetin dışında tutmasıdır. Saint-Simoncuların "bedenin rehabilitasyonu" veya Fourier’nin doğayı bile değiştireceğini iddia eden absürt "limonata denizi" fantezilerinin aksine, Börklüce’nin modeli çok daha sade, ayakları yere basan ve ahlaki bir tutarlılığa sahip bir yapıdır. Bu durum, hareketin sadece bir "ayaktakımı diktatörlüğü" değil, aynı zamanda yüksek bir manevi disiplin olduğunu da göstermektedir.

Börklüce Mustafa’nın vizyonu, aynı zamanda dinler arası senkretizm ve kozmopolit bir dünya görüşü üzerine inşa edilmiştir. İncil ve Kur’an’ı manevi bir potada birleştiren bu radikal kardeşlik anlayışı, sadece Müslüman tebaayı değil, Hristiyan ve Yahudi cemaatlerini de ortak bir selamet (gemeinsame Heil) fikri etrafında birleştirmeyi başarmıştır. Börklüce'nin Hristiyanları hor gören Müslümanları "inançsız" ilan etmesi, 15. yüzyıl Anadolu’su için son derece ileri ve devrimci bir hoşgörü anlayışıdır. Liderin karizması, sadece bölgesel bir isyan lideri olmanın ötesine geçerek uluslararası bir diplomasi boyutuna evrilmiştir; Sakız Adası’ndaki yüksek rütbeli Hristiyan din adamlarıyla kurulan ilişkiler ve Börklüce’nin "deniz üzerinde yürüyerek" adaya geçtiği yönündeki mucizevi anlatılar, onun Hristiyan mistisizminde de saygı duyulan ruhani bir figür haline gelmesini sağlamıştır. Müritlerinin Hristiyan keşiş kılığına girerek toplumsal sınırları aşması, yani sergiledikleri kültürel kamuflaj, hareketin ne kadar esnek ve kapsayıcı bir yapıya sahip olduğunu kanıtlamaktadır.

Stratejik Deha: Şeyh Bedreddin ve "Kuklacı" Metaforu

Hareketin Ege ayağı askeri ve mistik açıdan Börklüce Mustafa (Dede Sultan) ile özdeşleşmiş olsa da Johannes Scherr, isyanın arkasındaki asıl entelektüel mimarın ve stratejik dehanın Mahmud Bedreddin (Şeyh Bedreddin) olduğunu savunur. Bedreddin, sadece ruhani bir önder değil; Musa Çelebi’nin ordusunda ve devletinde en üst düzey hukuki-askeri yetkiyi temsil eden eski bir Kazaskerdir. Onun bu derin hukuki ve idari tecrübesi, isyanı basit bir köylü kalkışmasından çok daha fazlasına, sistemli bir siyasi projeye dönüştüren temel kuvvettir.

Yazarın "Kuklacı" (Puppenspieler) olarak nitelediği Bedreddin, Börklüce Mustafa’nın kitleler üzerindeki mistik enerjisini ve "Mesih" imajını, Osmanlı tahtını ele geçirmek amacıyla kurguladığı büyük stratejinin adeta bir "manivelası" yani stratejik bir aracı olarak kullanmıştır. Scherr'e göre bu ilişki, Börklüce’nin davasına olan saf ve sarsılmaz inancı ile Bedreddin’in kurnaz ve pratik siyasi zekasının çarpıcı bir ortaklığıdır. Öyle ki, Börklüce’nin bizzat kendisinin bile bu büyük siyasi satranç tahtasında bir araç olarak yönetildiğinin farkında olmadığı iddia edilir.

Bedreddin’in bu hareketi başlatmasındaki temel itici güçlerden biri de güçlü bir intikam motifidir. Fetret Devri’nde bizzat desteklediği Musa Çelebi’nin, kardeşi Çelebi Mehmed tarafından bertaraf edilmesinin acısını taşıyan Bedreddin, İznik’e maaşlı bir kadı olarak sürgün edilmesini bir kabulleniş değil, aksine bir hazırlanma süreci olarak görmüştür. Sadece Anadolu’da değil, Rumeli’deki eski nüfuzunu ve geniş bağlantı ağını da ustalıkla kullanarak isyanı uluslararası bir boyuta taşımıştır. Sonuç olarak Bedreddin, görünmeyen bir el gibi kitleleri ve karizmatik figürleri yöneterek, toplumdaki derin hoşnutsuzluğu siyasi bir ihtilal aracına dönüştürme konusunda muazzam bir beceri sergilemiştir.

Çatışma ve Osmanlının Müdahalesi

Askeri çatışma süreci, yerel bir huzursuzluğun çok ötesine geçerek Osmanlı merkezi otoritesini sarsan ciddi bir savaşa dönüşmüştür. İsyanın ilk aşamalarında Börklüce Mustafa, Karaburun’un sarp ve geçit vermez coğrafyasını bir kale gibi kullanarak Osmanlı ordularını iki kez ağır yenilgiye uğratmıştır. Önce Aydın Valisi Sisiman (Suşman), ardından da Ali Bey komutasındaki birliklerin pusuya düşürülerek imha edilmesi, isyancıların gerilla savaşı taktiklerindeki başarısını ve davasına sadık kitlelerin askeri kapasitesini gözler önüne sermiştir.

Ancak Sultan Çelebi Mehmed, bu hareketin sadece bölgesel bir kalkışma değil, devletin bekasına yönelik köklü bir tehdit olduğunu fark ederek müdahalenin boyutunu büyütmüştür. Geleceğin sultanı II. Murad ve deneyimli kumandan Bayezid Paşa komutasındaki, dönemin kaynaklarında "yüz binlerle" ifade edilen muazzam bir ordu bölgeye sevk edilmiştir. Bayezid Paşa, isyancıları dağlarda kovalamak yerine, yarımadayı ana karadan tamamen izole eden profesyonel bir blokaj ve kuşatma stratejisi uygulamıştır.

Lojistik desteği kesilen, açlık ve sayısal yetersizlikle köşeye sıkışan isyancılar, yarımadanın en uç noktası olan Stylarios Burnu’na kadar geri çekilmek zorunda kalmış ve burada son direnişlerini göstermişlerdir. Fiziksel olarak tükenen Börklüce Mustafa ve kalan takipçileri sonunda teslim olmuştur. Börklüce’nin Efes’e götürülerek bir deve üzerinde çarmıha gerilmesi ve bu şekilde teşhir edilerek idam edilmesi, sadece bir ceza değil; Osmanlı devlet aygıtının bu "zındıklık" ve "mürtedlik" hareketini kökten kazıma, halka büyük bir gözdağı verme iradesinin en kanlı simgesi olmuştur.

Felsefi ve Siyasi Eleştiri: "Lumpagogie" ve Ütopya

Johannes Scherr’in analizinin en can alıcı ve entelektüel derinliği en yüksek kısmını oluşturan felsefi ve siyasi eleştiri bölümü, 15. yüzyılın derviş mistisizmi ile 19. yüzyılın modern ideolojileri arasında kurulan sert ve ironik bir köprüdür. Scherr, bu hareketi incelerken yalnızca tarihsel verilere sadık kalmaz; aynı zamanda kendi döneminde Avrupa’yı sarsan kitle psikolojisi kuramlarını bu kadim isyana uyarlar.

Yazar, isyanın peşinden giden heterojen kitleleri analiz ederken oldukça kinik bir tavır takınır. Ona göre bu hareketin içinde sadece saf inançlılar değil, aynı zamanda toplumun en alt tabakasını oluşturan "aylaklar, işe yaramazlar ve kısa yoldan başkasının malına ortak olmak isteyen fırsatçılar" da bulunmaktadır. Scherr, bu kitleleri "Lumpen" (ayak takımı) olarak nitelendirir. Toplumsal hareketlerin içindeki bu manipülasyon ve kışkırtma sürecini tanımlamak için ise, pedagoji kelimesinden türettiği ve literatüre kattığı kendine has "Lumpagogie" terimini kullanır. Ona göre bu, yoksul halkın meşru taleplerinin, hırslı liderler tarafından asılsız ve uygulanması imkansız vaatlerle siyasi bir silaha dönüştürülmesidir.

Scherr, Bedreddin ve Börklüce’nin ortaya koyduğu ortak mülkiyet modelini, kendi döneminin ütopyacı sosyalist kuramcılarıyla, özellikle de Charles Fourier’nin absürt teorileriyle ilginç bir kıyaslamaya tabi tutar. Fourier’nin, sosyalizm tam anlamıyla uygulandığında doğanın bile değişeceği, vahşi hayvanların evcilleşeceği ve okyanusların limonata tadında tatlı bir sıvıya dönüşeceği yönündeki uçuk ve "matematiksel bir delilik" olarak gördüğü iddialarına karşılık; Anadolu’daki bu mistik başkaldırının çok daha "ayakları yere basan, gerçekçi ve masum" olduğunu savunur. Börklüce’nin mülkiyet ortaklığını aile kurumuna dokunmadan (yarin yanağından gayrı her şey ortak) kurgulaması, Scherr’in gözünde onu Batılı çağdaşlarından ahlaki olarak daha üstün bir konuma yerleştirir.

Ancak bu göreceli "masumiyet" ve "ahlaki üstünlük", yazarın nihai ve karamsar hükmünü yumuşatmaz. Scherr’e göre, tüm bu ortak mülkiyet ve mutlak eşitlik fikirleri özünde "doğaya aykırı" (Widernatur) bir yapıdadır. İnsan doğasının bireysel mülkiyet ve hiyerarşi üzerine kurulu olduğunu savunan yazar, bu tür radikal deneylerin kaçınılmaz olarak ya kanlı bir tiranlığa ya da toplumsal bir kaosa sürükleneceğini iddia eder. Sonuç olarak Scherr; Bedreddin ve Börklüce’nin hareketini, ne kadar derin bir mistisizmle örülmüş ve ne kadar haklı bir sefaletten doğmuş olursa olsun, rasyonaliteden uzaklaştığı noktada mutlak bir başarısızlığa mahkum, trajik bir yanılgı olarak tarihin tozlu sayfalarına mahkum eder.

Sonuç

Şeyh Bedreddin ve Börklüce Mustafa hareketi, Osmanlı İmparatorluğu'nun tarihsel serüveninde sıradan bir asayiş sorunu ya da basit bir eşkıyalık vakası olarak asla geçiştirilemeyecek; aksine derin ekonomik sefaletin, dinler arası yüksek geçişkenliğin ve büyük siyasi ihtirasların trajik bir potada eridiği devasa bir **"toplumsal kırılma noktası"**dır. Johannes Scherr’in analizine göre bu başkaldırı, Fetret Devri’nin yarattığı o karanlık "moral anarşi" ve otorite boşluğu ortamında, tüm umutlarını yitirmiş halk kitlelerinin "artık daha kötüsü olamaz" diyerek bir kurtuluş ümidiyle, yazarın deyimiyle "yeşil bir tüy"e tutunur gibi sarıldıkları radikal bir "Salto Mortale" (ölümcül sıçrayış) niteliğindedir.

Hareketin Ege ayağı, Börklüce Mustafa’nın (Dede Sultan) karizmatik önderliğinde, sadece bir isyanın sınırlarını aşarak "yarin yanağından gayrı her şeyin ortak olduğu" ütopik, ahlaki ve ayakları yere basan bir mülkiyet birliği modeline dönüşmüştür. Bu model, Hristiyan ve Yahudi cemaatlerini de kapsayan, 15. yüzyıl Anadolu’su için devrimci sayılabilecek kozmopolit bir kardeşlik vizyonu ve ortak bir selamet (gemeinsame Heil) ideali üzerine inşa edilmiştir. Ancak bu mistik ve kitlesel enerjinin arka planında, eski bir Kazasker olan Mahmud Bedreddin’in derin devlet tecrübesi, hukuki birikimi ve siyasi intikam arzusu "görünmez bir el" ya da Scherr’in ifadesiyle bir "kuklacı" (Puppenspieler) rolü oynamıştır. Bedreddin, Börklüce’nin mistik saflığını ve Mesihvari gücünü, Osmanlı tahtına giden yolda stratejik bir manivela olarak kullanmış; toplumsal hoşnutsuzluğu sistemli bir siyasi ihtilale dönüştürme becerisi sergilemiştir.

Askeri düzlemde ise bu hareket, Osmanlı’nın merkezi devlet gücü ve Bayezid Paşa’nın uyguladığı profesyonel imha politikasıyla Stylarios Burnu’nda fiziksel olarak ezilmiştir. Liderlerinin çarmıha gerilerek ya da idam edilerek bedenen ortadan kaldırılmasına rağmen isyan, ruhsal bir boyuta evrilerek halkın kolektif belleğinde ebedileşmiştir. Johannes Scherr’in, bu hareketi 19. yüzyılın merceğinden bakarak "Lumpagogie" (ayak takımı pedagojisi) olarak nitelendirmesine ve ortak mülkiyet fikirlerini "doğaya aykırı" (Widernatur) bularak mahkum etmesine karşılık; isyan, adaletsizliğe ve yoksulluğa karşı duyulan ebedi toplumsal umudun en sarsıcı ve trajik sembollerinden biri haline gelmiştir. Sonuç itibarıyla Bedreddin ve Börklüce hareketi; Anadolu’nun sarp coğrafyasından taşarak, insanlığın mutlak adalet, eşitlik ve inanç özgürlüğü arayışındaki en radikal, en mistik ve tarihin gördüğü en görkemli toplumsal trajedilerden biri olarak hafızalara kazınmıştır.

***





Hiç yorum yok: