1871’de Leipzig’de yayımlanan Bir Türk Kurtarıcı (Ein türkischer Heiland) adlı metin, 19. yüzyılın en üretken, aykırı ve entelektüel tarihçilerinden biri olan Johannes Scherr tarafından kaleme alınmış derinlikli bir tarihsel analizdir. Scherr, yalnızca akademik sınırlarla kısıtlı kalmış bir tarihçi değil, aynı zamanda Alman edebiyatının keskin dilli, tavizsiz bir kültür eleştirmeni ve hiciv ustası olarak tanınır. Onu dönemdaşlarından ayıran en temel özellik, 1848 devrimlerinin ateşli atmosferine bizzat katılmış, kendisini "radikal demokrat" olarak tanımlamış olmasıdır.
İki Farklı Bakış, Tek Bir İsyan
Barikatlardaki devrimci geçmişi,
onun Şeyh Bedreddin ve Börklüce Mustafa gibi "alt tabaka isyanlarına"
yönelik bakış açısını, sorgulanması gereken özgün bir noktaya taşır. Scherr’in
anlatısında iki zıt kutup aynı anda varlık gösterir: Bir yanda halkın çektiği
derin sefaleti, maruz kaldığı adaletsizliği ve "moral anarşi"
içindeki çırpınışlarını iliklerine kadar hisseden bir devrimcinin duyarlılığı;
diğer yanda ise kitlelerin kontrolsüz fanatizminden, mucizelere olan körü
körüne inancından ve toplumsal yapıları yerle bir eden yıkıcı enerjisinden
dehşete düşen, düzen meraklısı bir muhafazakarın soğukkanlılığı sezilir. Bu
paradoksal yaklaşım Scherr’in kalemini hem sarsıcı hem de son derece analitik
kılar. O, isyanın kalbindeki insancıl özü görürken, aynı zamanda bu özün nasıl
bir kaosa dönüşebileceğini usta bir tarihçi titizliğiyle gözler önüne serer.
Bir yazar ve çevirmen olarak,
yıllar önce Johannes Scherr’in bu çalışmasını irdelediğimde öfkeye
kapılmadığımı söylersem kendime olan saygımı kaybederim. Scherr’in bu
makalesiyle ilk kez, 2016 yılında İzmir Büyükşehir Belediyesi Akdeniz Akademisi
tarafından düzenlenen Uluslararası Börklüce Mustafa Sempozyumu için hazırlık
yaparken karşılaştım. İsyanın 600. yıldönümü vesilesiyle gerçekleşen o
sempozyumda, Scherr’in bu makalesinden kısaca bahsetmiş ve o dönem üzerinde
çalıştığım Leopold Schefer’in 1840 tarihli Güneşin Altında Çarmıha
Gerilenler romanına öncelik tanımıştım. Ancak Scherr’in makalesini, bir
gün detaylıca çalışacağımı bildiğim için kutsal bir emanet gibi arşivimde
saklamaya devam ettim.
Leopold Schefer ve Johannes
Scherr, 15. yüzyıl Anadolu’sunda patlak veren bu büyük isyanı Alman edebiyatına
taşıyan iki dev isimdir. Her iki yazar da bu tarihsel olayı Avrupa okuruna
tanıtmış olsa da, isyanı ele alış biçimleri, ideolojik vurguları ve edebi
üslupları açısından birbirlerinden keskin çizgilerle ayrılırlar.
Leopold Schefer, Güneşin
Altında Çarmıha Gerilenler eserinde meseleye daha romantik, mistik ve
hümanist bir pencereden bakar. Schefer için bu hareket, her şeyden önce
evrensel bir kardeşlik ütopyasıdır. İsyancıların mülkiyeti reddeden ortaklaşmacı
düzenini ve farklı dinlerden insanların bir arada yaşama iradesini lirik bir
dille yüceltir. Schefer’in anlatısında Börklüce Mustafa ve müritleri, yalnızca
siyasi figürler değil, insanlık onuru ve inanç özgürlüğü uğruna kendilerini
feda eden "kutsal kurbanlar"dır. Eserin odağında trajik bir sonun
yarattığı derin duygusal atmosfer vardır; olaylar adeta dinsel ve ahlaki bir
destan havasında işlenir.
Buna karşılık Johannes Scherr,
konuyu bir kültür tarihçisi kimliğiyle, sosyo-politik ve sınıfsal bir
karakterde ele alır. Bedreddin hareketini Avrupa’daki köylü isyanlarıyla
(Bauernkriege) paralel bir düzlemde değerlendiren Scherr için bu başkaldırı;
feodal sömürüye, merkezi otoritenin baskısına ve dogmatik yapıya karşı halkın
rasyonel bir hak arayışıdır. Schefer’in mistik ve duygusal yaklaşımının aksine
Scherr, isyanın ekonomik gerekçelerini ve toplumsal dinamiklerini analiz eder.
Onun metinlerinde olay, dünya tarihindeki özgürlük ve demokrasi mücadelelerinin
bir öncüsü olarak konumlandırılır.
Temel farklılıklar tam da bu
noktada kristalleşir: Schefer isyanı "gönüllerin ve inançların birleştiği
bir kardeşlik sofrası" olarak betimlerken; Scherr bunu "ezilen
sınıfların örgütlü bir politik direnç odağı" olarak görür. Schefer’de
trajedi ve fedakarlık teması ağır basarken, Scherr’de devrimci potansiyel ve
toplumsal değişim vurgusu ön plandadır. Birincisi okuru duygusal bir katarsis
yaşamaya davet ederken, ikincisi tarihsel bir bilinç oluşturmayı hedefler.
Sonuç olarak her iki yazar da Şeyh Bedreddin isyanını Doğu’nun karanlığında
parlayan bir ışık olarak nitelese de Schefer bu ışığı insancıl bir inanç,
Scherr ise yanmayan bir meşale olarak tanımlamıştır.
Bir Türk Kurtarıcı (Ein
türkischer Heiland)` ın Yazıldığı Dönem
ve Bağlam
Metin, Avrupa’da sosyalizmin ve
komünizmin ilk kez modern siyasi teoriler ve somut toplumsal hareketler olarak
yükseldiği 1870'li yılların fırtınalı atmosferinde kaleme alınmıştır. Johannes
Scherr, 15. yüzyıl Osmanlı coğrafyasında patlak veren bu büyük isyanı asla
tesadüfen bir konu olarak seçmemiştir. Onun asıl amacı, kendi döneminin
Avrupa’sında hararetle tartışılan "mülkiyet ortaklığı",
"sınıfsal eşitlik" ve "devrim" gibi radikal fikirlerin
kökenlerini ve olası sonuçlarını tarihsel bir laboratuvarda incelemektir.
Scherr, 450 yıl önce Anadolu ve
Rumeli topraklarında yaşanan bu dramatik olayı, aslında kendi yüzyılına tutulan
dev bir ayna olarak kullanır. Karaburun Yarımadası'ndaki dervişlerin mülkiyet
konusundaki radikal duruşu ile 19. yüzyılın sanayi toplumundaki işçi sınıfı
hareketleri arasında ürkütücü ve bir o kadar da ilgi çekici paralellikler
kurar. Bu tarihsel kıyaslama üzerinden Scherr, döneminin yükselen
ideolojilerini eleştirirken, insanlığın toplumsal adalet arayışının ve bu
arayışın beraberinde getirdiği trajedilerin ne denli kadim ve evrensel olduğunu
gözler önüne serer. Onun anlatısında Şeyh Bedreddin ve Börklüce Mustafa, sadece
Osmanlı tarihinin figürleri değil, aynı zamanda modern dünyanın siyasi
sancılarının tarihsel birer öncüsü olarak karşımıza çıkar.
Neden Bu Konuyu İşledi?
Johannes Scherr’in bu derinlikli
konuyu seçmesinin arkasında, tarihçiliğini aşan üç temel ve sarsıcı neden
yatmaktadır. İlk olarak Scherr, evrensel bir kalıp arayışı içindedir;
onun gözünde Börklüce Mustafa veya Şeyh Bedreddin, yalnızca Osmanlı tarihine
hapsolmuş yerel figürler değil, tarihin her kritik eşiğinde, kitlelerin
çaresizliğinden doğan o kadim "müstakbel kurtarıcılar" tipolojisinin
evrensel birer temsilcisidir. İkinci olarak, bu anlatı keskin bir siyasi
uyarı niteliği taşır. Scherr, kendi döneminin yükselen sosyalist
liderlerini, özellikle Lassalle ve Saint-Simon gibi isimleri hedef tahtasına
koyarak, mülkiyet birliği ve mutlak eşitlik vaat eden romantik hareketlerin,
nasıl kaçınılmaz bir şekilde kanlı bir tiranlığa veya toplumsal bir yıkıma
evrildiğini tarihsel bir kanıtla ortaya koymak ister. Son olarak, bir kültür
tarihçisi merakıyla, Anadolu topraklarının o eşsiz kültürel
melezliğini analiz eder. İslam, Hristiyanlık ve Museviliğin mistik bir
potada nasıl birleşebildiğini, bu senkretik yapının bir imparatorluğun
sarsılmaz sanılan temellerini nasıl derinden sarstığını hayranlık ve hayretle
karışık bir üslupla inceler.
Dolayısıyla okuyucu için bu
metin, sadece tozlu raflardan gelen kuru bir tarih kronolojisi değildir.
Aksine; felsefe, din sosyolojisi ve siyaset teorisinin ustalıkla iç içe
geçtiği, Karaburun’un sarp ve hırçın kayalıklarından başlayıp 19. yüzyıl
Avrupa’sının entelektüel salonlarına kadar uzanan, zamanı ve mekanı aşan
muazzam bir entelektüel yolculuktur.
Ortak Mülkiyet ve Mistisizm:
15. Yüzyıl Anadolu’sunda Ütopik Bir Başkaldırı
Osmanlı İmparatorluğu’nun 1402
Ankara Savaşı sonrasında içine düştüğü derin kaos dönemi, sadece bir taht
kavgası veya siyasi otorite boşluğu değil; aynı zamanda toplumun iliklerine
kadar işleyen bir toplumsal ve moral çöküşün başlangıcıdır. "Fetret Devri"
olarak adlandırılan bu süreç, merkezi devlet mekanizmasının parçalanmasıyla
birlikte halkı hem maddi hem de manevi bir sahipsizlik girdabına sürüklemiştir.
Sosyolojik bir perspektiften bakıldığında, toplumun mevcut tüm normlarını ve
değer yargılarını yitirdiği bu "anomi" ortamı, geleneksel düzenin
dışına taşan radikal fikirlerin ve kitleleri peşinden sürükleyecek karizmatik
liderlerin doğması için tarihin gördüğü en elverişli zeminlerden birini
hazırlamıştır. Halkın, içine düştüğü zifiri karanlıkta "artık daha kötüsü
olamaz" diyerek kapıldığı o büyük umutsuzluk, onları yeri geldiğinde
mezara kadar götürebilecek kadar naif ama bir o kadar da sarsılmaz bir inanç
sistemine tutunmaya itmiştir; yazarın bu durumu betimlemek için kullandığı o
etkileyici ifadeyle, kitleler adeta "yeşil bir tüy"e tutunarak
kurtuluş aramıştır.
Bu çalışma, Johannes Scherr’in
keskin ve analizci perspektifinden, 15. yüzyılın ilk çeyreğinde Osmanlı
coğrafyasında vuku bulan Şeyh Bedreddin hareketini ve özellikle bu hareketin
Ege kanadını yöneten Börklüce Mustafa isyanını geniş bir analitik çerçevede ele
almaktadır. Fetret Devri’nin yarattığı o derin otorite boşluğu ve toplumsal
çöküntü ortamında filizlenen bu hareket, Scherr’in anlatısında basit bir köylü
ayaklanması ya da yerel bir başkaldırı olmanın çok ötesine geçer. Bu hareket;
İslam, Hristiyanlık ve Museviliği mistik bir potada eriten "dinler arası
senkretizm", mülkiyetin sınırlarını zorlayan "ortak mülkiyet"
fikri ve mevcut düzeni kökten değiştirmeyi hedefleyen radikal bir siyasi
dönüşüm projesidir. Scherr, bu tarihsel hadiseyi Osmanlı tarihindeki sıradan
bir asayiş sorunu olarak değil; derin kültürel, toplumsal ve hatta felsefi
etkileri olan, toplumsal yapının adeta uçuruma karşı yaptığı o riskli ve
radikal "sıçrayış" yani bir "kırılma noktası" (Salto Mortale)
olarak konumlandırır .
Börklüce Mustafa ve Karizmatik
Liderliğin Mistik Boyutu
Karaburun Yarımadası’nın sarp ve
geçit vermez coğrafyasında, Stylarios Dağı’nın eteklerinde kök salan bu
hareket, merkezine Börklüce Mustafa (halk arasındaki adıyla Dede Sultan)
figürünü alarak sıradan bir köylü isyanının çok ötesinde, derin bir mistik kimlik
kazanmıştır. Johannes Scherr, Börklüce’yi Alman edebiyatçı Leopold Schefer’in
"Der Gekreuzigte" (Güneşin Altında Çarmıha Gerilenler ) adlı
eserindeki betimlemelerle ilişkilendirerek, onu hem stratejik bir askeri
kumandan hem de karizmatik bir "Mesih/Kurtarıcı" figürü olarak
tanımlar. Scherr’e göre Börklüce, davasına olan sarsılmaz içsel inancı
sayesinde kitleleri peşinden sürüklemiş; "bir saçmalığın mucize yaratması
için önce kendine inanması gerekir" felsefesiyle, imkansız görünen bir toplumsal
dönüşümü mümkün kılmıştır.
Hareketin temel taşını oluşturan
ekonomik radikalizm ve ahlaki üstünlük anlayışı, mülkiyetin bireysellikten
arındırılıp toplumsallaştırılmasını öngören "yarin yanağından gayrı her
şeyin ortak olması" felsefesine dayanmaktadır. Scherr, bu kolektif yaşam
modelini 19. yüzyılın Saint-Simoncu sosyalizminden ve Charles Fourier’nin
ütopik teorilerinden keskin bir şekilde ayırır. Börklüce’nin sistemini bu
modern teorilerden üstün kılan temel unsur, evlilik ve aile kurumuna
dokunmayarak kadınları ortak mülkiyetin dışında tutmasıdır. Saint-Simoncuların
"bedenin rehabilitasyonu" veya Fourier’nin doğayı bile
değiştireceğini iddia eden absürt "limonata denizi" fantezilerinin
aksine, Börklüce’nin modeli çok daha sade, ayakları yere basan ve ahlaki bir
tutarlılığa sahip bir yapıdır. Bu durum, hareketin sadece bir "ayaktakımı
diktatörlüğü" değil, aynı zamanda yüksek bir manevi disiplin olduğunu da
göstermektedir.
Börklüce Mustafa’nın vizyonu,
aynı zamanda dinler arası senkretizm ve kozmopolit bir dünya görüşü üzerine
inşa edilmiştir. İncil ve Kur’an’ı manevi bir potada birleştiren bu radikal
kardeşlik anlayışı, sadece Müslüman tebaayı değil, Hristiyan ve Yahudi cemaatlerini
de ortak bir selamet (gemeinsame Heil) fikri etrafında birleştirmeyi
başarmıştır. Börklüce'nin Hristiyanları hor gören Müslümanları
"inançsız" ilan etmesi, 15. yüzyıl Anadolu’su için son derece ileri
ve devrimci bir hoşgörü anlayışıdır. Liderin karizması, sadece bölgesel bir
isyan lideri olmanın ötesine geçerek uluslararası bir diplomasi boyutuna
evrilmiştir; Sakız Adası’ndaki yüksek rütbeli Hristiyan din adamlarıyla kurulan
ilişkiler ve Börklüce’nin "deniz üzerinde yürüyerek" adaya geçtiği
yönündeki mucizevi anlatılar, onun Hristiyan mistisizminde de saygı duyulan
ruhani bir figür haline gelmesini sağlamıştır. Müritlerinin Hristiyan keşiş
kılığına girerek toplumsal sınırları aşması, yani sergiledikleri kültürel
kamuflaj, hareketin ne kadar esnek ve kapsayıcı bir yapıya sahip olduğunu
kanıtlamaktadır.
Stratejik Deha: Şeyh Bedreddin
ve "Kuklacı" Metaforu
Hareketin Ege ayağı askeri ve
mistik açıdan Börklüce Mustafa (Dede Sultan) ile özdeşleşmiş olsa da Johannes
Scherr, isyanın arkasındaki asıl entelektüel mimarın ve stratejik dehanın
Mahmud Bedreddin (Şeyh Bedreddin) olduğunu savunur. Bedreddin, sadece ruhani
bir önder değil; Musa Çelebi’nin ordusunda ve devletinde en üst düzey
hukuki-askeri yetkiyi temsil eden eski bir Kazaskerdir. Onun bu derin hukuki ve
idari tecrübesi, isyanı basit bir köylü kalkışmasından çok daha fazlasına,
sistemli bir siyasi projeye dönüştüren temel kuvvettir.
Yazarın "Kuklacı"
(Puppenspieler) olarak nitelediği Bedreddin, Börklüce Mustafa’nın kitleler
üzerindeki mistik enerjisini ve "Mesih" imajını, Osmanlı tahtını ele
geçirmek amacıyla kurguladığı büyük stratejinin adeta bir "manivelası"
yani stratejik bir aracı olarak kullanmıştır. Scherr'e göre bu ilişki,
Börklüce’nin davasına olan saf ve sarsılmaz inancı ile Bedreddin’in kurnaz ve
pratik siyasi zekasının çarpıcı bir ortaklığıdır. Öyle ki, Börklüce’nin bizzat
kendisinin bile bu büyük siyasi satranç tahtasında bir araç olarak
yönetildiğinin farkında olmadığı iddia edilir.
Bedreddin’in bu hareketi
başlatmasındaki temel itici güçlerden biri de güçlü bir intikam motifidir.
Fetret Devri’nde bizzat desteklediği Musa Çelebi’nin, kardeşi Çelebi Mehmed
tarafından bertaraf edilmesinin acısını taşıyan Bedreddin, İznik’e maaşlı bir kadı
olarak sürgün edilmesini bir kabulleniş değil, aksine bir hazırlanma süreci
olarak görmüştür. Sadece Anadolu’da değil, Rumeli’deki eski nüfuzunu ve geniş
bağlantı ağını da ustalıkla kullanarak isyanı uluslararası bir boyuta
taşımıştır. Sonuç olarak Bedreddin, görünmeyen bir el gibi kitleleri ve
karizmatik figürleri yöneterek, toplumdaki derin hoşnutsuzluğu siyasi bir
ihtilal aracına dönüştürme konusunda muazzam bir beceri sergilemiştir.
Çatışma ve Osmanlının Müdahalesi
Askeri çatışma süreci, yerel bir
huzursuzluğun çok ötesine geçerek Osmanlı merkezi otoritesini sarsan ciddi bir
savaşa dönüşmüştür. İsyanın ilk aşamalarında Börklüce Mustafa, Karaburun’un
sarp ve geçit vermez coğrafyasını bir kale gibi kullanarak Osmanlı ordularını
iki kez ağır yenilgiye uğratmıştır. Önce Aydın Valisi Sisiman (Suşman),
ardından da Ali Bey komutasındaki birliklerin pusuya düşürülerek imha edilmesi,
isyancıların gerilla savaşı taktiklerindeki başarısını ve davasına sadık
kitlelerin askeri kapasitesini gözler önüne sermiştir.
Ancak Sultan Çelebi Mehmed, bu
hareketin sadece bölgesel bir kalkışma değil, devletin bekasına yönelik köklü
bir tehdit olduğunu fark ederek müdahalenin boyutunu büyütmüştür. Geleceğin
sultanı II. Murad ve deneyimli kumandan Bayezid Paşa komutasındaki, dönemin
kaynaklarında "yüz binlerle" ifade edilen muazzam bir ordu bölgeye
sevk edilmiştir. Bayezid Paşa, isyancıları dağlarda kovalamak yerine,
yarımadayı ana karadan tamamen izole eden profesyonel bir blokaj ve kuşatma
stratejisi uygulamıştır.
Lojistik desteği kesilen, açlık
ve sayısal yetersizlikle köşeye sıkışan isyancılar, yarımadanın en uç noktası
olan Stylarios Burnu’na kadar geri çekilmek zorunda kalmış ve burada son
direnişlerini göstermişlerdir. Fiziksel olarak tükenen Börklüce Mustafa ve
kalan takipçileri sonunda teslim olmuştur. Börklüce’nin Efes’e götürülerek bir
deve üzerinde çarmıha gerilmesi ve bu şekilde teşhir edilerek idam edilmesi,
sadece bir ceza değil; Osmanlı devlet aygıtının bu "zındıklık" ve
"mürtedlik" hareketini kökten kazıma, halka büyük bir gözdağı verme
iradesinin en kanlı simgesi olmuştur.
Felsefi ve Siyasi Eleştiri:
"Lumpagogie" ve Ütopya
Johannes Scherr’in analizinin en
can alıcı ve entelektüel derinliği en yüksek kısmını oluşturan felsefi ve
siyasi eleştiri bölümü, 15. yüzyılın derviş mistisizmi ile 19. yüzyılın modern
ideolojileri arasında kurulan sert ve ironik bir köprüdür. Scherr, bu hareketi
incelerken yalnızca tarihsel verilere sadık kalmaz; aynı zamanda kendi
döneminde Avrupa’yı sarsan kitle psikolojisi kuramlarını bu kadim isyana
uyarlar.
Yazar, isyanın peşinden giden
heterojen kitleleri analiz ederken oldukça kinik bir tavır takınır. Ona göre bu
hareketin içinde sadece saf inançlılar değil, aynı zamanda toplumun en alt
tabakasını oluşturan "aylaklar, işe yaramazlar ve kısa yoldan başkasının
malına ortak olmak isteyen fırsatçılar" da bulunmaktadır. Scherr, bu
kitleleri "Lumpen" (ayak takımı) olarak
nitelendirir. Toplumsal hareketlerin içindeki bu manipülasyon ve kışkırtma
sürecini tanımlamak için ise, pedagoji kelimesinden türettiği ve literatüre
kattığı kendine has "Lumpagogie" terimini kullanır.
Ona göre bu, yoksul halkın meşru taleplerinin, hırslı liderler tarafından
asılsız ve uygulanması imkansız vaatlerle siyasi bir silaha dönüştürülmesidir.
Scherr, Bedreddin ve Börklüce’nin
ortaya koyduğu ortak mülkiyet modelini, kendi döneminin ütopyacı sosyalist
kuramcılarıyla, özellikle de Charles Fourier’nin absürt teorileriyle ilginç bir
kıyaslamaya tabi tutar. Fourier’nin, sosyalizm tam anlamıyla uygulandığında
doğanın bile değişeceği, vahşi hayvanların evcilleşeceği ve okyanusların
limonata tadında tatlı bir sıvıya dönüşeceği yönündeki uçuk ve
"matematiksel bir delilik" olarak gördüğü iddialarına karşılık;
Anadolu’daki bu mistik başkaldırının çok daha "ayakları yere basan,
gerçekçi ve masum" olduğunu savunur. Börklüce’nin mülkiyet ortaklığını
aile kurumuna dokunmadan (yarin yanağından gayrı her şey ortak) kurgulaması,
Scherr’in gözünde onu Batılı çağdaşlarından ahlaki olarak daha üstün bir konuma
yerleştirir.
Ancak bu göreceli
"masumiyet" ve "ahlaki üstünlük", yazarın nihai ve karamsar
hükmünü yumuşatmaz. Scherr’e göre, tüm bu ortak mülkiyet ve mutlak eşitlik
fikirleri özünde "doğaya aykırı" (Widernatur) bir
yapıdadır. İnsan doğasının bireysel mülkiyet ve hiyerarşi üzerine kurulu
olduğunu savunan yazar, bu tür radikal deneylerin kaçınılmaz olarak ya kanlı
bir tiranlığa ya da toplumsal bir kaosa sürükleneceğini iddia eder. Sonuç
olarak Scherr; Bedreddin ve Börklüce’nin hareketini, ne kadar derin bir
mistisizmle örülmüş ve ne kadar haklı bir sefaletten doğmuş olursa olsun,
rasyonaliteden uzaklaştığı noktada mutlak bir başarısızlığa mahkum, trajik bir
yanılgı olarak tarihin tozlu sayfalarına mahkum eder.
Sonuç
Şeyh Bedreddin ve Börklüce
Mustafa hareketi, Osmanlı İmparatorluğu'nun tarihsel serüveninde sıradan bir
asayiş sorunu ya da basit bir eşkıyalık vakası olarak asla geçiştirilemeyecek;
aksine derin ekonomik sefaletin, dinler arası yüksek geçişkenliğin ve büyük
siyasi ihtirasların trajik bir potada eridiği devasa bir **"toplumsal
kırılma noktası"**dır. Johannes Scherr’in analizine göre bu başkaldırı,
Fetret Devri’nin yarattığı o karanlık "moral anarşi" ve otorite
boşluğu ortamında, tüm umutlarını yitirmiş halk kitlelerinin "artık daha
kötüsü olamaz" diyerek bir kurtuluş ümidiyle, yazarın deyimiyle
"yeşil bir tüy"e tutunur gibi sarıldıkları radikal bir "Salto
Mortale" (ölümcül sıçrayış) niteliğindedir.
Hareketin Ege ayağı, Börklüce
Mustafa’nın (Dede Sultan) karizmatik önderliğinde, sadece bir isyanın
sınırlarını aşarak "yarin yanağından gayrı her şeyin ortak olduğu"
ütopik, ahlaki ve ayakları yere basan bir mülkiyet birliği modeline dönüşmüştür.
Bu model, Hristiyan ve Yahudi cemaatlerini de kapsayan, 15. yüzyıl Anadolu’su
için devrimci sayılabilecek kozmopolit bir kardeşlik vizyonu ve ortak bir
selamet (gemeinsame Heil) ideali üzerine inşa edilmiştir. Ancak bu mistik ve
kitlesel enerjinin arka planında, eski bir Kazasker olan Mahmud Bedreddin’in
derin devlet tecrübesi, hukuki birikimi ve siyasi intikam arzusu "görünmez
bir el" ya da Scherr’in ifadesiyle bir "kuklacı" (Puppenspieler)
rolü oynamıştır. Bedreddin, Börklüce’nin mistik saflığını ve Mesihvari gücünü,
Osmanlı tahtına giden yolda stratejik bir manivela olarak kullanmış; toplumsal
hoşnutsuzluğu sistemli bir siyasi ihtilale dönüştürme becerisi sergilemiştir.
Askeri düzlemde ise bu hareket,
Osmanlı’nın merkezi devlet gücü ve Bayezid Paşa’nın uyguladığı profesyonel imha
politikasıyla Stylarios Burnu’nda fiziksel olarak ezilmiştir. Liderlerinin
çarmıha gerilerek ya da idam edilerek bedenen ortadan kaldırılmasına rağmen
isyan, ruhsal bir boyuta evrilerek halkın kolektif belleğinde ebedileşmiştir.
Johannes Scherr’in, bu hareketi 19. yüzyılın merceğinden bakarak "Lumpagogie" (ayak
takımı pedagojisi) olarak nitelendirmesine ve ortak mülkiyet fikirlerini
"doğaya aykırı" (Widernatur) bularak mahkum etmesine karşılık; isyan,
adaletsizliğe ve yoksulluğa karşı duyulan ebedi toplumsal umudun en sarsıcı ve
trajik sembollerinden biri haline gelmiştir. Sonuç itibarıyla Bedreddin ve
Börklüce hareketi; Anadolu’nun sarp coğrafyasından taşarak, insanlığın mutlak
adalet, eşitlik ve inanç özgürlüğü arayışındaki en radikal, en mistik ve
tarihin gördüğü en görkemli toplumsal trajedilerden biri olarak hafızalara
kazınmıştır.

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder