Biz burada hüküm veririz, ama hizmet etmeyiz!
İnsanlık tarihi, egemen düzenlerin karşısına dikilen ortak mülkiyet ve adalet arayışlarının kayıtlarıyla doludur. 19. yüzyılın ortalarında, Avrupa’da Sanayi Devrimi’nin yarattığı derin sınıfsal uçurumlar ve vahşi kapitalizm, kitleleri yeni bir arayışa –modern komünizm ve sosyalizm fikirlerine– itiyordu. Dönemin Alman entelektüelleri ve basını ise bu yeni "çağ sorusunu" (Zeitfrage) anlamlandırmak için yüzlerini Doğu’ya ve tarihin tozlu sayfalarına çevirmişlerdi.Bu arayışın en çarpıcı örneklerinden biri, 1840'lar Alman basınında yayınlanan ve 1420 yılında Osmanlı İmparatorluğu’nda patlak veren Şeyh Bedreddin, Börklüce Mustafa ve Torlak Kemal isyanını konu alan makaledir. Bu metin, sadece tarihsel bir kronik sunmakla kalmaz; dönemin popüler edebiyatı ve evrensel hukuk ilkeleri üzerinden derin bir sistem eleştirisi yapar.Gazetenin Künyesi, Tarihi ve Yayın BağlamıMetnin içeriği, bu makalenin 1840’lı yıllarda (büyük olasılıkla 1844-1848 yılları arasında, yani Vormärz dönemi olarak bilinen Mart 1848 Devrimi öncesinde) Almanya veya Avusturya’da yayınlanan liberal-ilerici bir gazetede yer aldığını açıkça göstermektedir.[1]
Ele alınan konu, dönemin en büyük korkusu ve aynı zamanda umudu olan "Komünizm Sorunu"dur. Karl Marx ve Friedrich Engels’in Komünist Manifesto’yu (1848) yazmasından hemen önceki bu dönemde, mülkiyetin ortaklığı fikri Avrupa’da infial yaratıyordu. Gazete, bu fikrin "Avrupa icadı yeni bir sapkınlık" olmadığını; aksine Doğu’da, muhafazakar olarak bilinen Osmanlı İmparatorluğu’nda bile yüzyıllar önce (1420) kitlesel bir karşılık bulduğunu kanıtlamak için bu konuyu köşesine taşımıştır. Metin, adalet ve eşitlik arayışının zamansız ve mekansız, evrensel bir insanlık dürtüsü olduğunu vurgulamak amacıyla kaleme alınmıştır.
Siyasi otoritelerin adalet mekanizmasına müdahale etme
çabasına karşı, sarsılmaz bir duruş sergileyen Fransız mahkeme başkanının
adalet tarihine geçen o meşhur yanıtı ise bu evrensel arayışı noktalar: "Biz
burada hüküm veririz, ama hizmet etmeyiz."
Metinde „Dönemin yaşayan Alman şairleri arasında şüphesiz en
derin felsefi düşünceye sahip olan kişi“ olarak tarif edilen Leopold Schefer
(1784–1862), tam da bu makalenin yazıldığı yıllarda Almanya’nın en popüler,
en çok satan ve en çok saygı gören yazarlarından biriydi.
Schefer, özellikle felsefi şiirleri, kısa romanları
(novellaları) ve Doğu kültürüne olan hayranlığıyla biliniyordu. En ünlü eseri
olan Laienvonis (Ateistin Dünyası / Meslekten Olmayanın İnancı), o
dönemde onlarca kez basılmış ve neredeyse her entelektüel Alman ailesinin evine
girmeyi başarmıştı.
Schefer, makalede adı geçen "Dede Sultan" adlı kısa romanını (novellasını) yazarken, Osmanlı’nın Fetret Dönemi sonrasında yaşadığı sosyo-ekonomik çöküşü incelemişti. Timur istilasının ardından Anadolu ve Rumeli halkının çektiği büyük yoksulluğu gören Börklüce Mustafa’nın "Benim olan senindir" öğretisinin, aslında Hristiyanlık, Yahudilik ve İslam’ın özündeki ortak insani değerlerden beslendiğini fark etmişti. Schefer o dönemde öyle çok okunuyordu ki, bu tarihi olayı bir kısa romana dönüştürmesi, Alman kamuoyunda Osmanlı tarihine ve bu erken dönem "sosyalist" harekete karşı büyük bir ilgi uyanmasını sağladı.
Makalenin Vermek İstediği Mesaj: Evrensel Kardeşlik ve Sınıfların Aşılması
Makale, Şeyh Bedreddin ve Börklüce Mustafa hareketini
anlatırken çok önemli bir noktaya dikkat çeker: İsyanın dinler üstü yapısı.
"Türkler, Yahudiler ve Hristiyanlar oybirliğiyle ona katıldılar"
ifadesi, o dönemde milliyetçi ve din eksenli çatışmalar yaşayan Avrupa’ya
doğrudan bir mesaj niteliğindedir.
Yazar okuyucuya şu mesajı verir: Açlık, yoksulluk ve
adaletsizlik söz konusu olduğunda, insanların dini veya etnik kökeni önemini
kaybeder. Sınıfsal ve insani bir kurtuluş ideali (ortak mülkiyet), farklı
inançlardan insanları aynı bayrak altında toplayabilir. Egemen güçlerin
(Sadrazam Bayezid Paşa ve Şehzade Murad) bu hareketi 180.000 kişilik devasa bir
orduyla ve ancak "büyük zorluklarla" bastırabilmiş olması, bu fikrin
halkta ne kadar köklü bir karşılığı olduğunu kanıtlar. Fikir liderlerinin
(Börklüce, Torlak ve Bedreddin) asılmasına rağmen, takipçilerinin onların
ölmediğine inanması, "fikirlerin kurşunla veya urganla yok
edilemeyeceği" gerçeğini gözler önüne serer.
Makalede Bağımsız Yargı Vurgusu Yapan Fransız Anekdotu Ne Anlama Geliyor?
Makalenin en sonuna, Şeyh Bedreddin isyanıyla ilk bakışta
tamamen ilgisiz görünen bir Fransız yargıç hikayesi eklenmiştir. Bir Fransız
mahkeme başkanına, hükümete veya bakanlığa yaranması için bir
davayı ertelemesi söylenir; yargıç ise şu tarihi cevabı verir: "Wir
sprechen hier Urtheile, aber wir leisten keine Dienste" (Biz burada hüküm
veririz, hizmet etmeyiz).
Bu hikayenin metnin sonuna eklenmesinin çok derin iki anlamı
vardır. Bedreddin Davasına Gönderme: Şeyh
Bedreddin, Serez’de kurulan bir mahkemede yargılanmış ve dönemin padişah
yanlısı din adamları tarafından "malı haram, kanı helal" denilerek
siyasi bir kararla idam edilmiştir. Yani Bedreddin’i yargılayanlar, hukuku
değil, padişahın ve devletin çıkarlarını (hizmetini) gözetmişlerdir. Fransız
yargıcın duruşu, Bedreddin’e verilen adaletsiz kararın tarihi bir panzehiridir.
1840'lar Almanyası’na Eleştiri: 1840'larda Almanya'da
(Prusya ve diğer prensliklerde) baskıcı rejimler hüküm sürüyordu. Mahkemeler ve
hakimler, kralların ile bakanların iki dudağı arasındaydı; siyasi davalarda
muhalifler acımasızca cezalandırılıyordu. Gazete, bu Fransız hikayesini paylaşarak
kendi ülkesindeki baskıcı yönetime ve emir kulu haline gelmiş yargıçlara şu
mesajı verir: "Gerçek bir hukukçu, güce ve hükümete hizmet etmez;
sadece ve sadece adalete hizmet eder."
Bu tarihi gazete kupürü, 1420'lerin Osmanlı dünyası ile
1840'ların Avrupa dünyası arasında muazzam bir entelektüel köprü kurmaktadır.
Serez'de darağacına giden bir Osmanlı kazaskeri (Bedreddin) ile Paris'te siyasi
baskıya direnen bir Fransız yargıcın yolları, "Adalet" kavramında
kesişir. 19. yüzyıl Alman felsefe basını, Şeyh Bedreddin isyanını sayfalarına
taşıyarak okuyucusuna şu zamansız gerçeği hatırlatır: Mülkiyette eşitlik ve
yargıda bağımsızlık sağlanamadığı sürece, ne Doğu’nun sultanlıkları ne de Batı’nın
krallıkları toplumsal barışı var edebilir.
Günümüz Türkiye’sindeki Yargı Tartışmaları Açısından Bir Değerlendirme
Geçmişten günümüze uzanan bu adalet arayışı, günümüz
Türkiye’sinde süregelen yargı bağımsızlığı ve hukukun üstünlüğü tartışmaları
açısından da dikkat çekici bir ayna tutmaktadır. Türkiye'de son yıllarda yargı
sistemi; kuvvetler ayrılığı ilkesinin işleyişi, yüksek mahkeme kararlarının
uygulanma düzeyleri ve kararlar üzerindeki siyasi/kamusal etkiler bağlamında
hem ulusal hem de uluslararası raporlarda sıkça analiz edilmektedir. Serez'deki
siyasi nitelikli yargılama veya 1840'ların Avrupa mutlakiyetçiliğine yöneltilen
eleştiriler, esasen hukukun iktidar mekanizmalarından bağımsız ve tarafsız
kalabilmesinin her dönemde toplumsal barışın temel harcı olduğunu
göstermektedir. Şeyh Bedreddin’in akıbeti ve Fransız yargıcın evrensel ilkesi,
adalet mekanizmasının devlet çıkarlarının ya da dönemsel politikaların bir
aracı haline gelmemesi gerektiği yönündeki modern hukuk arayışının ne denli
köklü ve güncel olduğunu bir kez daha hatırlatmaktadır.
Ilhami YAZGAN – Köln 05.07.2026
[1] 1840'larda Almanya'da basılan
gazete metninin Türkçe çevirisi şu şekildedir: Çağdaşlarımızın karşısına
giderek daha tehditkar bir şekilde çıkan komünizm meselesi vesilesiyle, Türk
İmparatorluğu'nun (Osmanlı) tarihinde, hem de daha 1420 yılında komünist bir
ayaklanmanın kaydedilmiş olduğunu duymak hiç de ilgisiz değildir. Yaşayan Alman
şairleri arasında muhtemelen en derin fikirlisi olan Leopold Schefer, bu
dikkate değer isyanı çok güzel bir novellasına konu etmiş ve esere şu şekilde
bir önsöz yazmıştır: Halkın bu muazzam, neredeyse benzersiz ama korkunç
ayaklanması 1420 yılında Türk İmparatorluğu'nda gerçekleşti. Dede Sultan olarak
anılan Böre (Börklüce Mustafa), İyonya'da (Ege bölgesi) Stylarios Dağı'nda
basit ama son derece yetenekli bir köylü olarak şu öğretiyi yayıyordu:
"Benim olan senindir!" Böylece Timur'un yol açtığı yıkımlardan sonra
tüm halk, hiçbir ayrım gözetmeksizin bir arada var olabilecekti. Türkler,
Yahudiler ve Hristiyanlar oybirliğiyle ona katıldılar; ama özellikle asil Rabbi
Torlak'ın etrafındaki tüm dervişler ile tüm Türk devletini yeniden
şekillendirmeyi amaçlayan, devasa bir zekaya sahip kanun bilgini ve başkadı
(kazasker) Şeyh Bedreddin, Avrupa'daki yüksek ve alt düzey devlet memurları bu
harekete destek verdi. Her ikisi de Böre'nin (Börklüce'nin) müjdecileri ve onun
sağ kollarıydı. Bulgaristan Kralı'nın oğlu ve bir mühtedi (din değiştirmiş)
olan Sisman (Şehzade Süleyman), Stylarios Dağı'nda Böre'ye karşı ilk savaşı
verdi ve tüm adamlarıyla birlikte yok oldu. Alibeg (Ali Bey) komutasındaki daha
büyük bir ordu da ona karşı mağlup oldu. Sonunda Veziriazam Bayasid Pascha
(Bayezid Paşa), Sultan 1. Mohamed'in (Çelebi Mehmed) oğlu Murad ile birlikte,
tüm Asya ve Avrupa ordularından toplanan 180.000 kişilik bir kuvvetle dağa
hücum etti ve ancak büyük kayıplarla galip gelebildi. Böre esir alındı, boş
yere işkence gördü, sözünden dönmesi istendi ama o bunu reddetti ve çarmıha
gerildi; fakat takipçileri onun ölmediğine, yeniden dirileceğine inandılar.
Torlak, 3000 dervişiyle birlikte Magnesia'da (Manisa) yenildi, asıldı ve
Böre'nin ülkedeki tüm inananları gaddarca yok edildi. Çıkan bir fermanla
Balkanlar'dan (Emini Tagh) gelen Bedreddin, Seres (Serez) yakınlarında tüm Türk
ordusu tarafından kuşatıldı, esir alındı ve o da asıldı.Fransa'da bir
mahkeme başkanına şu imada bulunuldu: Bakanlığa önemli bir hizmette bulunmuş
olacağı için bir davanın kararını erteleyebilirdi. Bu dürüst adam, "Biz
burada hüküm veririz," diye yanıtladı, "ama hizmet (uşaklık)
etmeyiz."



Hiç yorum yok:
Yorum Gönder