İnançların ve Takvimlerin Uyumu: Erken ve Geç Oruçların
Şehri
"Şark, barındırdığı halklar ve dinler mozaiği ile bu
esnekliğe izin veriyor; çünkü bir topluluğun oruç dönemi erken, diğerininki geç
başlıyor. Böylece eğlence arayanlar, komşusunda kolayca bir fırsat
bulabiliyor."
Batı Avrupa’da din ve sosyal hayat tek bir takvime göre
şekillenirken, İstanbul’da zaman çok katmanlı akıyordu. İslam dünyasının Hicri
takvimine göre şekillenen Ramazan ayı ve bayramları, Fener Rum Patrikhanesi ve
Bulgar Eksarhlığı’nın Jülyen takvimine göre belirlediği Ortodoks Büyük Perhiz
(Faisten) dönemi, Katolik ve Protestan Batılıların Gregoryen takvimine ait
Kutsal Hafta (Charwoche) rutinleri ve Yahudi cemaatinin Hamursuz Bayramı gibi
kutsal günleri aynı sokaklarda, aynı günlerde kesişiyordu.
Bu durum şehirde bir kısıtlama yaratmıyor, aksine toplumsal
bir esneklik doğuruyordu. Hristiyanlar kendi kilise gelenekleri gereği yas ve
oruç dönemindeyken, eğlenmek veya tiyatroya gitmek isteyen elitler, takvimi
farklı işleyen Müslüman veya Levanten komşularının mahallelerindeki
etkinliklere katılabiliyordu. Şehir, kendi içinde bir "hoşgörü
otomatiği" geliştirmişti.
Pera Sahnelerinde Bir Babil Kulesi: Ermenice Schiller,
Türkçe Opera
İstanbul’un bu çok dilli yapısı, en somut ve estetik halini
tiyatro sahnelerinde gösteriyordu. 1860’ların sonundaki İstanbul tiyatrosu,
Avrupa’nın tek dilli başkentlerine adeta taş çıkarıyordu. Şehirde aynı anda
Fransızca vodviller, İtalyanca operalar, Yunanca dramlar sahnelenirken; asıl
büyüleyici gelişme yerel dillerde yaşanıyordu. Ermeni, Türk ve hatta yeni
filizlenen Bulgar tiyatro toplulukları Pera (Beyoğlu) sahnelerini dolduruyordu.
Bu çok kültürlü etkileşimin en çarpıcı örneği, Alman
edebiyatının dâhisi Friedrich Schiller’in ünlü "Die Räuber" (Haydutlar)
oyununun İstanbul’da Ermenice olarak tercüme edilip
sahnelenmesiydi. Bir Alman klasiğinin, Osmanlı topraklarında, Doğu
Hristiyanlığına mensup Ermeni bir tiyatro kumpanyası tarafından sahneye
taşınması ve bunun Müslüman, Levanten ve Avrupalı bir seyirci topluluğu
tarafından alkışlanması, İstanbul’un entelektüel geçirgenliğinin en net
kanıtıydı. Aynı dönemde Alman topluluğunun kurduğu Teutonia Cemiyeti de
boş durmuyor, Dr. Sausele ve ailesi gibi isimlerin öncülüğünde amatör sahneler
kurarak Alman dramlarını başkente aşılıyordu.
Bilimin Ortak Dili: Rum Syllogos’u ve Evrensel Deha
İstanbul, sadece bir eğlence ve diplomasi kenti değil, aynı zamanda küresel arkeoloji, filoloji ve tarih araştırmalarının da kalbiydi. Bu bilimsel hareketliliğin odak noktası ise Griechischer Gelehrten-Syllogos (Rum Edebiyat Cemiyeti) idi.
Bu cemiyet, ulusal sınırları aşan bir bilim platformuydu.
Cemiyetin resmi dili ve işleyişi Yunanca olmasına rağmen, dönemin küresel
entelektüel dili olan Fransızca, tüm milletleri birleştiren bir köprü vazifesi
görüyordu. Arşiv kayıtları, cemiyetin bir pazartesi akşamı düzenlediği ve
dönemin tüm elitlerini bir araya getiren meşhur "Moâb Yazıtı" (Meşa
Steli) konferansını aktarır. Alman Elçiliği Baştercümanı (Dragoman) Dr.
Schröder, Milat'tan önce 900 yılına ait bu yazıt üzerine Fransızca bir sunum
yaparken, salondaki dinleyiciler İstanbul’un elit haritasını oluşturuyordu:
Fransa Elçisi ve ünlü
şarkiyatçı Marquis de Vogüé (yazıt üzerine ilk ciddi
araştırmaları yapan kişi), Osmanlı Devleti’nin ve Rum cemaatinin en yüksek
bürokratlarından biri olan Büyük Logothet Aristarki Bey, Sultan
Abdülaziz’in özel doktoru ve arkeolog Dr. Millingen, Doğu
araştırmalarına hayatını adamış, çivi yazıları uzmanı ünlü Alman
oryantalist Dr. Mordtmann, İstanbul’un tarihi, nümismatiği ve
anıtları üzerine devasa eserler bırakan Dr. Dethier.
Bu isimlerin aynı salonda, Ürdün’de bulunan bir antik yazıtı
Fransızca tartışması, 1870'ler İstanbul'unun entelektüel derinliğinin ve dünya
bilim mirasına olan katkısının açık bir göstergesidir.
Sonuç: Doğal Bir Kültür Laboratuvarı
Gazete metinlerinin de satır aralarında belirttiği gibi,
İstanbul o yıllarda "herkese şekerli çörek (mavi boncuk)
dağıtan", herkesin kendi kimliğiyle var olabildiği devasa bir kültür
laboratuvarıydı. Vadilerinde baharın erken çiçek açtığı, sarnıçlarında su
kıtlığı endişesi yaşanırken bile tiyatrolarından ve balolarından ödün vermeyen
bu şehir, gücünü ve güzelliğini bu çeşitliliğe borçluydu.
Kemptner Zeitung ve Kölnische Zeitung gibi
gazetelerin Avrupa’daki okuyucularına hayranlıkla aktardığı bu İstanbul, Batı
medeniyetinin rasyonalitesi ile Doğu’nun mistik ve çok katmanlı yapısının
kavşak noktasıydı. Tek bir hükümdar (Sultan) ve tek bir kanun çatısı altında,
farklı kavimlerin, dillerin ve inançların oluşturduğu bu ahenk, modern dünyanın
"multikültüralizm" dediği kavramı, Osmanlı İstanbul'unun bundan 150
yıl önce sokaklarında zaten yaşamakta olduğunu kanıtlamaktadır.



Hiç yorum yok:
Yorum Gönder