10 Temmuz 2026 Cuma

İstanbul’un Kültürel ve Dini Mozaiği

19. yüzyılın ikinci yarısı, Osmanlı İmparatorluğu’nun başkenti Konstantinopolis (İstanbul) için sadece siyasi reformların değil, aynı zamanda küresel ölçekte eşine az rastlanır bir kültürel Rönesans’ın da yaşandığı bir dönemdi. Dönemin Avrupa basınında, özellikle Alman eyaletlerinde yayımlanan gazete arşivlerinde İstanbul, sadece diplomatik krizlerin döndüğü bir merkez olarak değil; dinlerin, dillerin, bilim ve sanatın iç içe geçtiği organik bir "şark mozaiği" olarak tasvir ediliyordu. 1860’ların sonu ve 1870'lerin başındaki bu kozmopolit yapıyı, dönemin canlı şahitliğiyle sunan gazete raporları, İstanbul’un bir Doğu-Batı sentezi olarak nasıl parıldadığını gözler önüne sermektedir.


İnançların ve Takvimlerin Uyumu: Erken ve Geç Oruçların Şehri

Avrupa’dan gelen gözlemcileri İstanbul’da en çok büyüleyen unsurların başında, şehrin zamansal ve ritmsel çok kültürlülüğü geliyordu. Kölnische Zeitung muhabirinin Mart ayı sonlarında İstanbul’dan aktardığı satırlar, bu durumu benzersiz bir şekilde özetler:

"Şark, barındırdığı halklar ve dinler mozaiği ile bu esnekliğe izin veriyor; çünkü bir topluluğun oruç dönemi erken, diğerininki geç başlıyor. Böylece eğlence arayanlar, komşusunda kolayca bir fırsat bulabiliyor."

Batı Avrupa’da din ve sosyal hayat tek bir takvime göre şekillenirken, İstanbul’da zaman çok katmanlı akıyordu. İslam dünyasının Hicri takvimine göre şekillenen Ramazan ayı ve bayramları, Fener Rum Patrikhanesi ve Bulgar Eksarhlığı’nın Jülyen takvimine göre belirlediği Ortodoks Büyük Perhiz (Faisten) dönemi, Katolik ve Protestan Batılıların Gregoryen takvimine ait Kutsal Hafta (Charwoche) rutinleri ve Yahudi cemaatinin Hamursuz Bayramı gibi kutsal günleri aynı sokaklarda, aynı günlerde kesişiyordu.

Bu durum şehirde bir kısıtlama yaratmıyor, aksine toplumsal bir esneklik doğuruyordu. Hristiyanlar kendi kilise gelenekleri gereği yas ve oruç dönemindeyken, eğlenmek veya tiyatroya gitmek isteyen elitler, takvimi farklı işleyen Müslüman veya Levanten komşularının mahallelerindeki etkinliklere katılabiliyordu. Şehir, kendi içinde bir "hoşgörü otomatiği" geliştirmişti.

Pera Sahnelerinde Bir Babil Kulesi: Ermenice Schiller, Türkçe Opera

İstanbul’un bu çok dilli yapısı, en somut ve estetik halini tiyatro sahnelerinde gösteriyordu. 1860’ların sonundaki İstanbul tiyatrosu, Avrupa’nın tek dilli başkentlerine adeta taş çıkarıyordu. Şehirde aynı anda Fransızca vodviller, İtalyanca operalar, Yunanca dramlar sahnelenirken; asıl büyüleyici gelişme yerel dillerde yaşanıyordu. Ermeni, Türk ve hatta yeni filizlenen Bulgar tiyatro toplulukları Pera (Beyoğlu) sahnelerini dolduruyordu.

Bu çok kültürlü etkileşimin en çarpıcı örneği, Alman edebiyatının dâhisi Friedrich Schiller’in ünlü "Die Räuber" (Haydutlar) oyununun İstanbul’da Ermenice olarak tercüme edilip sahnelenmesiydi. Bir Alman klasiğinin, Osmanlı topraklarında, Doğu Hristiyanlığına mensup Ermeni bir tiyatro kumpanyası tarafından sahneye taşınması ve bunun Müslüman, Levanten ve Avrupalı bir seyirci topluluğu tarafından alkışlanması, İstanbul’un entelektüel geçirgenliğinin en net kanıtıydı. Aynı dönemde Alman topluluğunun kurduğu Teutonia Cemiyeti de boş durmuyor, Dr. Sausele ve ailesi gibi isimlerin öncülüğünde amatör sahneler kurarak Alman dramlarını başkente aşılıyordu.

Bilimin Ortak Dili: Rum Syllogos’u ve Evrensel Deha


İstanbul, sadece bir eğlence ve diplomasi kenti değil, aynı zamanda küresel arkeoloji, filoloji ve tarih araştırmalarının da kalbiydi. Bu bilimsel hareketliliğin odak noktası ise Griechischer Gelehrten-Syllogos (Rum Edebiyat Cemiyeti) idi.

Bu cemiyet, ulusal sınırları aşan bir bilim platformuydu. Cemiyetin resmi dili ve işleyişi Yunanca olmasına rağmen, dönemin küresel entelektüel dili olan Fransızca, tüm milletleri birleştiren bir köprü vazifesi görüyordu. Arşiv kayıtları, cemiyetin bir pazartesi akşamı düzenlediği ve dönemin tüm elitlerini bir araya getiren meşhur "Moâb Yazıtı" (Meşa Steli) konferansını aktarır. Alman Elçiliği Baştercümanı (Dragoman) Dr. Schröder, Milat'tan önce 900 yılına ait bu yazıt üzerine Fransızca bir sunum yaparken, salondaki dinleyiciler İstanbul’un elit haritasını oluşturuyordu:

Fransa Elçisi ve ünlü şarkiyatçı Marquis de Vogüé (yazıt üzerine ilk ciddi araştırmaları yapan kişi), Osmanlı Devleti’nin ve Rum cemaatinin en yüksek bürokratlarından biri olan Büyük Logothet Aristarki Bey, Sultan Abdülaziz’in özel doktoru ve arkeolog Dr. Millingen, Doğu araştırmalarına hayatını adamış, çivi yazıları uzmanı ünlü Alman oryantalist Dr. Mordtmann, İstanbul’un tarihi, nümismatiği ve anıtları üzerine devasa eserler bırakan Dr. Dethier.

Bu isimlerin aynı salonda, Ürdün’de bulunan bir antik yazıtı Fransızca tartışması, 1870'ler İstanbul'unun entelektüel derinliğinin ve dünya bilim mirasına olan katkısının açık bir göstergesidir.

Sonuç: Doğal Bir Kültür Laboratuvarı

Gazete metinlerinin de satır aralarında belirttiği gibi, İstanbul o yıllarda "herkese şekerli çörek (mavi boncuk) dağıtan", herkesin kendi kimliğiyle var olabildiği devasa bir kültür laboratuvarıydı. Vadilerinde baharın erken çiçek açtığı, sarnıçlarında su kıtlığı endişesi yaşanırken bile tiyatrolarından ve balolarından ödün vermeyen bu şehir, gücünü ve güzelliğini bu çeşitliliğe borçluydu.

Kemptner Zeitung ve Kölnische Zeitung gibi gazetelerin Avrupa’daki okuyucularına hayranlıkla aktardığı bu İstanbul, Batı medeniyetinin rasyonalitesi ile Doğu’nun mistik ve çok katmanlı yapısının kavşak noktasıydı. Tek bir hükümdar (Sultan) ve tek bir kanun çatısı altında, farklı kavimlerin, dillerin ve inançların oluşturduğu bu ahenk, modern dünyanın "multikültüralizm" dediği kavramı, Osmanlı İstanbul'unun bundan 150 yıl önce sokaklarında zaten yaşamakta olduğunu kanıtlamaktadır.

 


Hiç yorum yok: