12 Ağustos 2015 Çarşamba

'Zamanın Ruhu'na [1] Ters Düşen Bedirhan Bey İsyanı

Ahmet Kardam, ODTÜ mezunu, bir dönem TKP Merkez Komitesi üyeliği yapmış, 71‘deki askeri darbe sonrası yurt dışına çıkmak zorunda bırakılmış. 10 yıla mahkum edilmiş. Bir gün kız kardeşinden bir mektup alır ve 1840`larda Osmanlı'ya başkaldıran Bedirhan Bey‘in bir kaç kuşak öteden torunu olduğunu öğrenir. O günden sonra hem yüreği pır pır artar hemde ODTÜ‘lü olmanın verdiği avantajla, Osmanlı'ya başkaldıran Berdirhan Bey‘in Osmanlı arşivlerinde kim olduğunu araştırmaya koyulur. İyi de yapar!... Bedirhan Bey ile ilgili Osmanlı arşivlerindeki bilgilere ulaşır ve bir kaç yıllık bir araştırma sonrası ortaya iki ciltlik son derece kapsamlı bir kitap yayımlar.

Ahmet Kardam, Osmanlı arşivlerindeki ulaştığı belgeleri, günümüz Türkçesine çevirip, hepsine yer vermiş ve onlar üzerinden objektif bir Bedirhan biyografisi ortaya çıkarmış. Bırakın Türkçe çevirileri, ODTÜ´lü olmanın sorumluluğuyla konu ettiği Osmanlı belgelerini bir CD içersinde kitabın sonuna iliştirmiş. İsteyen Osmanlı belgelerini karşılaştırıp inceleyebilir. Bunu her araştırmacı yapmaz! Ahmet Bey yapmış, yapmayanlar; „kaynakları bende diye“ hemen çamura yatar ve yazdıklarıyla okuyucuyu başbaşa bırakır!

Bana gelince, her iki kitabı okuduktan sonra Bedirhan Bey‘e olan bakışım daha geniş bir boyut kazandı. Bedirhan Bey ve İsyanı‘na şimdi daha eleştirisel bakıyorum. Ağırlıklı olarak Bedirhan Bey ve İsyanı‘nı Kürt yazarlardan okumuştum, ki onlar, yapıtlarında Bedirhan Bey‘in otantik ve Kürt kimliğini öne çıkartmışlardı. Yazılanlar objektif olmaktan kısmen uzak ve duygusal veriler ağır basıyordu! O nedenle Ahmet Kardam‘ın Bedirhan ile ilgili her iki kitabını, konuya ilgi duyanlara ısrarla tavsiye ediyorum.

Okurken kısa kısa notlar aldım, onları sizinle paylaşayım. Paylaşmadan önce konuya nasıl geldiğimi de anlatayım; bir program çekimi için Atilla Keskin ile görüşmüştüm. Konu Kürt isyanlarından açılınca, Atilla Keskin Ahmet Bey’in kitabınlan bahsetti. Ahmet‘in ODTÜ`den arkadaşı olduğunu ve mutlaka kitabını okumamı tavsiye etti…Tavsiye etmekle kalmadı bir sonraki buluşmamızda kitapları koltuğunun altına iliştirip bana ulaştırdı. Atilla‘ya buradan teşekkürler.

Şimdi notlara geçebiliriz. Notlarımı başlıklar halinde aldım ve yanlızca onları paylaşıyorum. Başlıkların açılımlarını gerek olursa sonra yapar, tartışabiliriz. Yani demem o ki; bu makale/yazı bir kitap eleştirisi değil, okuma anında aldığım kısa notların toplamı.

-Bedirhan Bey, Nakşibendi tarikatından, ciddi şekilde dindar ve günlük ibadetini yerine getiriyor, ama bunu her konumda ve her fırsatta yapıyor.

-Nizip savaşı sonrası güçleniyor: (Bu konuda 20 yıl önce bir makale yazmıştım; „Bedirhan Bey Nizip Savaşına Katıldı mı?“ başlığını taşıyordu, isteyenler bu makaleye İnternet üzerinden ulaşabilirler.)

https://sites.google.com/site/yazganilhami/home/yayimlanmamis-bir-mektubun-oeykuesue
-Bedirhan Bey’in politik yaklaşımları, öngörüleri çok güçlü ve nedense ömrü boyunca Osmanlı ile açık bir çatışmaya girmiyor. Ömrünün son nefesine kadar bu „ilkesine“ bağlı kalıyor.

-Karizmatik bir kişiliği var, uzlaşmacı ve toparlayıcı. Yaşadığı dönemde tüm Kürt Beylikleri‘ni kendine bağlamış.

-Nasturilere/Süryanilere yönelik iki katliam gerçekleştiriyor. (Nedenlerine girmiyorum, kitapta detaylı anlatılmış). İlk katliam, Osmanlı tarafından eş geçiliyor ama ikinci katliam sonrası İngiltere`nin bastırmasıyla Osmanlı ipini çekmek zorunda kalıyor. İşin ilginç tarafı Osmanlı Bedirhan Bey‘i sorgulama sonrası sürgüne gönderdiğinde „Nasturi/Süryani katliamlarından dolayı suçlamıyor“ bu konu gündeme hiç bir zaman gelmiyor! Hatta arşivler Osmanlı‘nın katliamlara göz kırptığını, „bırakın yapsınlar, bırakın kırsınlar“ yaklaşımını içinde olduğunu gösteriyor.






-Bedirhan Bey, teslim olduktan sonra „Tanzimat‘ın içeriğinin böyle buyurduğunu bilseydim, böyle davranmazdım!“ gibi kendini affettirmeye yönelik cümleler kuruyor. Bedirhan’ın isyan yıllarında Osmanlı batının zorlamasıyla reformlar uygulamak zorunda bırakılmıştı.

-Bedirhan Bey Nasturi/Süryani katliamlarını yapıyor ama (bunlar gerçekten çok ciddi katliamlar, soykırım kapsamında da irdelenebilir!) diğer halklar ile olan ilişkilerini çok iyi ve barış içersinde yürütüyor. Danışmanı, askeri komutanları Ermenilerden ve diğer halklardan seçiyor! Beyliğin topraklari içersinde yaşayan insanların haklarını korumaya özen gösteriyor.

-Bedirhan Bey‘in kurmuş olduğu bir „danışma meclisi“ var, kararlarını alırken onlara danışmayı hiç bir zaman ihmal etmiyor.

-Ha bir de danıştığı (Osmanlı gibi!) „Şeyhülisam‘ı“ var! Şeyhülisam‘ dan dini onay almadan adım atmıyor.
-Arşiv bilgileri tam doğrulamasa da modern bir ordu kuruyor ve ordunun silah temini için silah fabrikası kuruyor! Van Gölü’nde bir deniz filosu kurduğu rivayet ediliyor! Bunları yapma becerisine sahip kişi, Osmanlı'ya teslim olduğunda „Tanzimat‘ın böyle emrettiğini bilseydim, böyle davranmazdım“ diyebilme zayıflığına da düşebiliyor! Bu kadar donanımlı Bedirhan Bey'in Tanzimat‘tan bi haber olmaması bana pek mantıklı gelmiyor.

-Yabancı şarkiyatçılar, o dönemde Kürdistan‘ı gezdiklerinde asayişin çok iyi olduğunu aktarıyorlar. Bedirhan Bey, hakim olduğu bölgelerde müthiş bir güvenlik şağlamış ve batılı gezginler at üzerinde sorunsuz Kurdistan’ı gezmişler. Devlet olmanın koşullarından biri bu olsa gerek! Ne derler „asayiş berkemal.“

-Kendine ait bir haremi, sayıları bilinmeyen eşleri, yüzlerce ile zikredilen cariyeleri, yine sayıları bilinmeyen çocuklara sahip.

-Her iki kitabı da okurken hep şunu düşündüm; Daha doğrusu okuduklarımdan şunu çıkardım: Bedirhan Bey, Kürdistan`da ikinci bir Osmanlı yaratmaya çalışmış! Şeyhülisamı ile, haremi ile, asayişi ile, sanatı, edebiyatı, askeri gücü ile bire bir kopyalamış….. Bedirhan Bey sonrası olan Kürt isyanlarında da benzeri motifler var mı acaba? Merakta kaldım doğrusu!

-Bedirhan Bey döneminde Kürtler „sanat“ ve „modernite“nin bol olduğu bir rönesans dönemi de yaşamış. Buna en çarpıcı örnek olarak Mem û Zin‘in yazarı Ahmed-i Xani’yi verebiliriz. Kürt edebiyatının modern yorumcusu Ahmed-i Xani, Botan-Cizre Beyliği'nin bulunduğu bölgede, 1657 yılında Mem û Zin`i yazmıştır. 180 yıl sonra Botan-Cizre bölgesinde Bedirhan Bey rüzgarı esmiş olmasında Ahmed-i Xani‘nin önemli payının olduğu tartışılmaz. Kürtler‘in bugün gururla sahiplendikleri değerlerinin Cizre-Botan bölgesinde ortaya çıkmış olması Botan bölgesinde sürekli başgösteren isyanlarla alakalı olsa gerek.

-Bedirhan Bey, hakimiyeti altında olan yerlerde sosyal dayanışmalara destek çıkmış, fonlar ayırırken, halkını mutlu kılıyor, aç susuz bırakmıyor, onlara iş imkanı yaratıyor, sınırlarını belirliyor, Kürt beyleri arasındaki sorunları bir çırpıda çözüyor, çözemediklerini maalesef kılıç zoruyla hallediyor, örnekleri çok, kitapta detayları var.






- Bedirhan Bey II. Nasturi/Süryani katliamı sonrası Osmanlı orduları tarafından 1947`de EVREH kalesinde sıkıştırılıyor. Osmanlı ile karşılıklı bir çatışmaya girmediğini yazmıştım, sığındığı kalede de Osmanlı ile savaşmıyor, onlara direnmiyor! Kale kayalık bir tepenin üzerinde, ulaşımı zor, keçi gibi kayalara tırmanıp, kılıçıyla savaşma imkanı yok. Peki nasıl teslim alınıyor diye merak edenler için yazayım… Osmanlı beraberindeki bir top ile (ki o zamanlar güçlü, Balyemez topları varmış, neden toplara böyle denirdi bilmiyorum, ama çok yerde geçer, meraklıları google üzerinden Balyemeze ulaşabilir) kaleyi bir güzel dövüyor. Bir kaç gün topla dövülen kalenin düşeceğini anlayan Bedirhan Bey, kendisine sunulan anlaşmayı kabul ediyor. Ha… bu arada unutmayayım! Osmanlı Bedirhan Bey‘e karşı ordusunu (Musul‘daki ordu..) harekete geçirmeden önce günümüz Türkçesiyle bir anlaşma sunuyor. Anlaşma: „Gel sen teslim ol, Rum-Elinde bir sancağı sana verelim“ diyor! Bedirhan Bey bu teklifi nedense kabul etmiyor, geri çeviriyor.



-Bedirhan Bey sonrası, 1846/47 yılında Kürt Beylikleri‘ne son veriliyor…. Bu aynı zamanda şu anlama geliyor; 1850`li yıllara kadar „Kürdistan Eyaleti“ „Kürt Beylikleri“ tanımları yavaş yavaş tarih sahnesinden çekiliyor. Cumhuriyetle birlikte ne olduğunu siz okuyucular benden çok daha iyi biliyorsunuz, o nedenle oralara hiç girmiyorum.

-Bedirhan Bey‘in Osmanlı'ya tarafından teslim alınması kolay olmuş diye düşünenler olabilir. Bu konuda kitapta bolca bilgi var ama ben yine anlaşılır olması için özet olarak aktarayım. Kürtler teslimiyetçi kimliği tanımlarken „Brakuji“ örneğinden yola çıkarlar. Yani kardeşin kardeşi öldürmesi. Bedirhan Bey olayında da „Brakuji“ örneği var!. Yezdanser, Bedirhan Bey'in yeğeni. Bedirhan Bey kaleye sığındığında Yezdanser Osmanlı ile işbirliği yapıyor. Bedirhan Bey‘i arkadan hançerliyor. Birutus misali! Sonrasında Bedirhan Bey‘in tahtına kendisi oturuyor. Bu tabi ki Osmanlı`nın bir oyunu ve Yezdanser`in taht merakı kısa sürüyor. Yezdanser, Botan-Cizri Beyliği'nden men ediliyor, ufak bir beyliğin başına geçiyor, daha sonra da kendisi iki kere Osmanlıya başkaldırıyor.

-Yavaş yavaş iki ciltlik kitabın sonuna geliyorum, ama unutmadan mutlaka yazmalıyım; Osmanlı Yeniçeri ve Bektaşileri ortadan kaldırırken, yine günümüz deyimiyle kökünü kazıma girişimine (Yeniçerilerin ortadan kaldırılışı 1826 yılında oldu) „Vak`a-i Hayriye“ yani „Hayırlı Olay“ diye tanımlıyor. Aynı tanımlamayı Badirhan’ı ortadan kaldırırken de yapıyor, isyanın baştırılışını „Vak`a-i Hayriye“ yani „Hayırlı Olay“ çığırtkanlığı ile duyuruyor.

-Tekrar vurgulamakta yarar var, hatta altını çizelim, bu çok ama çok önemli: yok yok, gelin bunu bir de büyük puntalarla yazalım:
BEDİRHAB BEY, İKİ NASTURİ/SÜRYANİ KATLİAMI YAPMASINA RAĞMEN, OSMANLI NEZDİNDE „SUÇLARI“ ARASINDA SAYILMIYOR, OSMALI AÇISINDAN NASTURİ/SÜRYANİ KATLİAMI „SUÇ“ DEĞİL, SUÇ OSMANLI'YA BAŞ KALDIRMASI!
-Tekrar normalleşip, ufak puntalarla devam edelim; Bedirhan Bey Girit Adası‘na kendisine eşlik eden kardeşleri, eşleri, çocukları ve yardımcılarıyla sürgüne gidiyor. 10 yıl orada kalıyor, ev, arazi satın alıp oraya yerleşiyor. Yerleşiyor biraz abartılı, yerleşmeye, oralara alışmaya çalışıyor, bu da tam Osmanlı’nın istediği bir durum. Osmanlı, Bedirhan Bey‘in Kürdistan ile ilişkisinin tamamen kesilmesini istiyor, planlıyor ve ona göre ilişkilerini yürütüyor. Tekrar başkaldırmasını engellemek için streteji geliştiriyor. Bunun için ne gerekirse yapıyor, yaptırıyor. Bedirhan Bey ve çevresindekilere baskı, ödüllendirme, aylık maaş, istediğinde kısa aralıklarla İstanbulu ziyareti sağlanıyor. Daha önce yazdığım gibi, Bedirhan Bey Osmanlı ile açık bir savaşı her zaman ötelemiş birisi. Ya buna cesaret edemiyor, yada bunun böyle olması konusunda kendini ikna etmiş ve Osmanlı ile ilişkilerini hep diplomasi temelinde yürütüyor. Osmanlı ile yazışma mektuplarında/dilekçelerinde bunu görmek mümkün.

-Bedirhan Bey, Girit Adası`nda kaldığı 10 yıl zarfında „Zihinsel“ bir değişime de uğruyor. İki kere Nasturi/Süryani katliamı yapmış olan Bedirhan Bey Girit Adası‘nda Hıristiyan / Müslüman çatışmasını önlemek için aracı oluyor ve Osmanlı tarafından istenen, alttan alta kısmen kışkırtılan, halklar arasındaki çatışmaya engel oluyor. Hıristiyanların sempatisini toplayan bu girişimi Osmanlı tarafından hoş karşılanmıyor ve üzerindeki baskılar giderek artıyor. Artan baskılara dayanılmaz hale geldiğinde kendi isteğiyle Şam`a gönderilmesini talep ediyor. Kısa bir süre sonra da Şam’da vefat ediyor.
Bedirhan Bey – Direniş ve İsyan Yılları

Bedirhan Bey – Sürgün Yılları

Dipnot Yayınları - İSBN 978,605-4412-80-8

iyazgan@web.de / Köln 11.08.2015


[1] Kitabın yazarı: “İnsanlık tarihi, efsaneleşmek için çok haklı gerekçelere sahip olsa bile sırf 'zamanın ruhu'na ters düşmesi yüzünden yenilmeye mahkum direniş ve isyan örnekleriyle doludur“ der ve Bedirhan Bey başkaldırışının 'zamanın ruhu'na ters düştüğüne vurgu yapar.